/*Yırtık Sayfalar: Mart 2009*/

Sayfalar

Kategori:

Yeni Osmanlılar ve İttihat ve Terakki (6)

Yeni Osmanlılar siyasi çıkarlarını yeni imparatorluğu kurtarma yolu olarak gösterdi. Osmanlı Devleti’ndeki çeşitli milletlerin parlamentoda elde edecekleri temsil hakkı ile ayrılma kararlarından vazgeçeceklerini düşünüyorlardı. İkinci olarak, padişahın sınırlanması belirli bir yumuşama, daha demokratik bir ortam yaratacaktı. Bu nedenle Yeni Osmanlılar meşrutiyet girişimlerinde bulundular. Burada tek eksik kalan nokta, Osmanlı’da bu sistemi götürecek olan sınıflara, sosyal yapıya sahip olunmamasıydı; demokrasiyi yaşatacak olan çekişmeci sınıfların olamaması. Mithat Paşa’nın sosyoloji bilmediği çok açık bir durum. Fransa ve İngiltere’de kralların başları kesilmiş, buna krallar yavaş yavaş alışmış ama sosyal düzenin çarkları çalışmaya başlamış. Mithat Paşa, “Padişah yetkilerini devretmeye yavaş yavaş alışacak.” Dediğinde aslında meşrutiyetin neden amaçsız bir deneme olduğunu göstermiştir.
İkinci neden, milletlerin temsil haklarının onlara verilmesi geç kalınmış bir çare. I. Meşrutiyet bir yıl sürmüş, 93 Harbi ile Osmanlı parlamentoyu dağıtmıştır. Ve bu savaşla birlikte o Osmanlı’nın içinde temsil hakkı verilecek bir yabancı unsur kalmamıştır. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı birçok tarihçiye göre Osmanlı’nın asıl çöküş tarihidir. II. Meşrutiyet’e baktığımızda bu defa Jeun Türkler olarak İttihat ve Terakki ortaya çıkmıştır. 1908’de Türkçülüğün önem kazanması milletler mozaiğinin dağılmış olması ve kalanların sadece Türkler olmasından ötürü önem kazanmıştır. II. Meşrutiyet hareketi tabanının Türk milliyetçiliğinden alır.
1908 sultana karşı bir ihtilal sayılmalıdır. İhtilalci akımların güçlenmesi ekonomik çöküşten, sosyal yapıdan etkilenmiştir. İhtilalci akımlar ordunun içinden yetişmiştir çünkü yenilikçiliğe en açık olan, dışarıya dönük olan ordunun içindeki sınıftır. Modernleşmenin başını çekenler sivil ve askeri bürokratlardır. Padişahın iradesini ondan üstün bir irade ile sınırlamak isteyen bir sınıftır.
“Vatan Yahut Silistre”, tıpkı Fransa’da ya da başka ülkelerde olduğu gibi kültürel bir aktivite ile Osmanlı’da insanları sokaklara dökmüştür.
Selanik Osmanlı’nın en Avrupai yaşam tarzına sahip şehridir. Bunda Musevilerin rolü büyüktür. Museviler çok kuvvetli bir Osmanlıcıdırlar. Gelecekteki bir Yunan iradesindense Osmanlı iradesini tercih etmektedirler. Bu nedenle de İttihatçıları gerek açıktan gerekse de gizli bir şekilde desteklemişlerdir.
İttihat ve Terakki öncelikle Selanik’te daha sonra da Manastır’da gelişmiştir. Selanik daha uygar, batılı, medeni ve liberaldir; çünkü Selanik şehri bünyesinde yaşamaktadır. Şehir batılıdır ve ticaretle uğraşmaktadır. Sabetayist bir nüfus da vardır. Bu da İttihat ve Terakki’yi daha yumuşak bir yapıya sokmuştur. Manastırdakiler ise hayduttur. Militarist, gözü pek askerlerdir.
İttihat ve Terakkicilerin hepsi aynı zamanda masondur. Manastırdakiler Fransız Locasının etkisi altında ve daha radikal iken, Selaniktekiler ise İtalyan Locasının etkisi altındadır. 1908’den sonra Manastır’daki İttihat ve Terakki hakim olmuştur duruma.

Kategori:

Değişim ve Yeni Osmanlılar (5)

İngiltere, kendi sanayi devrimini taçlandırmak için emperyalizme başvurmuştur. Hindistan’ı sömürmek için öyle bir bürokrasi kurmuştur ki daha sonra kendi ülkesindeki bürokrasiyi de bunu örnek alarak düzenlemiştir.

Osmanlı’nın yükselme dönemi ise Avrupa’nın giderek rasyonelleştiği bir döneme denk gelmiştir. Osmanlı yükselme dönemini yakınçağda yaşamış olsaydı bürokraside yapılan değişiklikleri ve Sanayi Devrimi’ni yakalama durumu daha kolay olabilirdi.

Değişimlerin her zaman huzursuzluğu beraberinde getirdiği bilinmektedir. İnsanın ha
yat tarzını, alışkanlıklarını değiştirir. Çöküşe doğru, Osmanlı’daki değişim halkın yabancılaşması durumunu ortaya çıkartmıştır. Bu yabancılaşma durumu da İslam’ın muhalefete geçmesi durumunu doğurmuştur. Değişim, istek dışında olmuş ise bu değişime alışmak birkaç nesilin bu değişimi yaşamasını gerektirmektedir. 1923’te insanlar cumhuriyet istemiyorlardı. 1923’te bu topraklardan bir cumhuriyet doğamazdı. Fransa Devrimi’nden 80 yıl sonra Napolyon III yine kral olarak başa gelmiştir. Bu da bize değişimin bir asırda bile olabilecek bir iş olmadığını göstermektedir. Sanayileşmen, sınıf yaratmış olman gerekir.

Yeni Osmanlılar:


Aydın kelimesinin karşıtı başka hiçbir dilde yok. Biz, bu kelimeyi “örümcek kafalı”nın karşıtı olarak kullanmaktayız. Bu, bizim toplumsal yapımızdaki bir çelişki üzerine kurulmuş olan bir yapıyı 
simgelemektedir.

Yeni Osmanlıların kendi ülkelerinde yaptıkları aslen bir taklitçilikten öteye geçmemektedir. Onların benzerleri Fransa’da Fransız Devrimi’ni yapmış olan insanlardır. Yani, yapılanlar bir sosyal tabana dayanmaktadır. “Sans coulottes”ların ihtilali burjuvazinin gücüne dayanmaktadır; burjuvazinin kışkırtmasıyla gerçekleştirilmiştir. Namık Kemal devrimini neyle yapacaktı? Bunun için, Osmanlı’da var olmayan bir sınıf olmalıydı.

Padişah kötü olarak nitelendirilmiş ve Padişahın yetkileri sınırlandırılmalıdır denmiş. Peki bu nasıl gerçekleştirilecek? Maşrutiyetle ve ona eşlik edecek olan parlamenter sistemle. Parlamenter sistemin asıl olarak temsil etmeyi hedeflediği kitle olan halk ise reaya; tabi olan olmaktan öteye geçememiştir. Belçika anayasasını Osmanlı’ya çevirip bunu kendi ülkende uygulamaya koyamazsın. Onlar ne istediklerini bilerek bunu yapmışlardır. Gözyaşı ve kan dökülmüştür; dört yüz yıllık bir mücadelenin ürünüdür. Ayrıca, Fransa’da sokaklardaki halk gibi bir halk, halkın iradesine dayalı parlamenter sistemler kurmakta mümkün değildir. Osmanlı’da ne Belçika Anayasası’na ne de Fransa’daki bu duruma meraklı bir halk bulunmamaktadır.

Osmanlı o dönemde hala bir imparatorluktur. İçinde bir çok millet var. Ve bu Belçika Anayasası ile ve parlamenter sistem ile tüm bu milletler temsil edilmesi planlanmaktadır. Böylece tümünün sorunlarının dinlenmesi hedeflenmektedir. O zaman bağımsızlık savaşlarına da gerek kalmayacaktır.

Belçika Anayasası’nın getirilmesinin amacı sadece modernleşme amacıyla göstermelik bir uygulama olarak kalmıştır. Zaten anayasanın gelmesinin bir sene ardından bu durum sona ermiştir. Meşrutiyetin gelmiş ve gitmiş olmasının halkla hiçbir alakası olmamıştır.


Parlamento, bundan yararlananların sayısı arttıkça güçlenir. Mithat Paşa ve fikirdaşları meşruti düzeni şeriata dayandırdılar. Allah ile millet herhangi ortak bir noktada birbiri ile kesişemez. Hakkımı diğer birinin hakkının başladığı noktaya kadar korumak durumundayım. Bunu da en iyi Allah bilebilir denmiştir. İşin zafiyeti buradan kaynaklanmaktadır. Şeriatla hiçbir alakası olmayan bir kavramı getirip bu da oraya uygulanmıştır. Herhangi bir hukuk nosyonun varlığından bu noktada söz etmek mümkün değildir. Buraya biyat kavramını getirmişlerdir; padişahın hesap verme durumu. (Osmanlı’nın ilk zamanlarında var olan ama giderek sembolik bir hal alan bir kavramdır.) Denetlemenin herhangi bir sonucu olmuyor, kötü de olsa padişah hükümdarlığına devam ediyordu. Bunu uygulamalarının yegane nedeni muhalefet oluşturma çabalarıdır. Osmanlı’da pek tabi herhangi bir muhalefetin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Parlamentonun ruhu da muhalefetin olmasını gerektirdiğinden ötürü bu bir gereksinim haline gelmiştir.


Yeni Osmanlılar kaderci bir akımı simgelemektedir. Belçika Anayasası’nın burjuvaziye dayandırılması söz konusu iken bu, Osmanlı’da can bulamamıştır. Yabancı bir şair, “ruhumun tek sahibi benim, hayatımı kontrol eden de benim” derken, Şinasi ise, “bahtsız olanın tarlasına gökten yağmur değil inci düşse, tarlasına bir tane düşmez” demiştir. Bu iki karşılaştırma sanırım her şeyi oldukça net özetleyebilmektedir.

Kategori:

Osmanlı Devleti'nin Elindeki Gücü: İslam (4)

Osmanlı inceleme açısından, yükselmenin sonuna kadar emperyalizme açılmayı içeren; duraklamaya kadar süren, çöküşü de içeren emperyalizm sonrası Osmanlı olarak ikiye ayrılabilir. 1977 Rus Harbi Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiği tarihtir. Daha sonra ise uzatmaları oynamıştır.
İslam dininin, özellikle Osmanlı yönetiminde, daha otoriter bir konumda uygulanması 1517’den sonra gerçekleşmiştir. Padişahların halife olması aslında sarayın buyrukçu yönetimini daha da pekiştiren bir hal almasına neden olmuştur. Şeyhülislamın olağanüstü yetkileri onların padişahların da üstünde görev görmelerine neden olmuştur. Fakat 1517’den sonra padişah şeyhülislam karşısında bir dokunulmazlık zırhına bürünmüştür. (Şeyhülislam bir anayasa gibi görev yapardı. Verilen idari kararların dine uygun olup olmadığını denetlerdi).
İslam dinin bu denli önemli bir araç olması, İslami öğretinin ve değerlerin bu idari yönetime fevkalade uygun olmasından kaynaklanmaktadır. Bu kadar kendi içine kapanık, sosyal sınıf bölünmesine uğramayan bir toplumun başka bir değer yaratması mümkün olamayacağı için İslam tek değer olarak yükselme fırsatını bulmuştur. Kaderine razı olma, elde ettiğinle yetinme düşüncesine hitap ettiği için böyle buyrukçu bir yönetime “cuk” diye oturmuş, düzenin ayakta kalmasına yatkın, devleti yücelten bir din olarak görev yapmıştır.
İslam hayata ait bir dindir. Yaşamı tanzim eder. Etkili olma kanalları açık tutulursa devlet olma çabasında olan bir dindir. Aynı zamanda iktidara, yaptıkları konusunda meşruiyet sağlayan bir dindir. İslamın yayılması ve futuat politikasını destekleyen bir dindir. Osmanlı’nın yayılmacı, savaş politikasını destekleyen bir dindir. Hayata Müslüman olarak doğmuş bir insanın hayatını kontrol eden bir dindir. Kimlik yaratılması konusundan tutun da, bu dinin benimsendiği böyle bir toplumda insan okuduğunda şeriatı okur, evliliğini, boşanmasını, mirasını hep İslami kurallara göre düzenler. Devlet, toplumu İslam adına yönetir, denetler. Böylelikle din, tüm yükselme dönemini meşru kılan bir payanda oluşturmuştur. Fakat çöküş anında tersi olmuştur. Emperyalizm, toplumda yabancılaşma, kültür ikilemesi, törelerden, adetlerden uzaklaşma başlamasına neden olduğunda başlarındaki ekonomik çöküşü, sosyo-ekonomik boşluğu doldurmak amacıyla insanlar dini inançlarını kullanmıştırlar. Böylelikle İslam, halkın dini olmuştur. Bir başka deyişle din, iktidardan muhalefete geçmiştir.
Önce toprak düzeni bozulmuştur. Devalüasyonlar yapılmak durumunda kalmıştır. Paranın değeri düşürüldüğü için çeşitli isyanlar ortaya çıkmıştır. Savaş meydanlarında gücü kalmayan imparatorluk sanayileşen Batı’dan arka arkaya dayak yemeye başlamıştır ve çöküşe geçmiştir.
Toprağın mülkiyet hakkının mültezimlere devredilmesi Osmanlı’nın kaynak bulma sıkıntısının en önemli göstergesidir. Osmanlı, tarımsal üretimine ihtiyaç duyan Batılı güçlerle daha rahat anlaşma olanağı bulmuştur. Batılının istediği kitle üretimi için daha rahat hammadde elde etmekti. Buna paralel olarak gümrüklerin düşürülmesi politikası yürürlükte olmuştur. Osmanlı’nın büyük toprak kayıplarının ardından 1838 ticaret sözleşmelerini İmparatorluğa kabul ettirmişlerdir. II.Mahmut Dönemi’nde Mısır’da Mehmet Ali Paşa İstanbul’a isyan etmiştir. Durumu, gerek askeri, gerekse ekonomik ve idari açıdan İstanbul’dan daha parlaktır. Osmanlı, Mehmet Ali’yi hizaya sokmak için ona savaş açmıştır. Fakat İstanbul bu konuda tahmin edileceği gibi, başarısız olmuştur. İstanbul, Osmanlı’yı Mehmet Ali’den kurtarma projesinin ihaleye çıkartmak durumunda kalmıştır. İngiltere ise hemen üzerine atlamıştır ve borcumuz da 1838 ticaret antlaşmaları olmuştur. İngiltere gümrük vergilerini sıfırlamıştır. Beş yıl içinde tüm Avrupa devletleri Osmanlı ile buna benzer antlaşmalar imzalamışlardır. Böylece, zaten çok da gelişememiş olan Osmanlı sanayisi tamamen çökmüştür. 1858 Kırım Savaşı’ında Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı yanında yer almasının nedeni Rusya’nın yüksek gümrük vergisi uygulamalarının yanında Osmanlı’nın bu vergileri sıfırlamış olmasıdır. Yani Osmanlı yağlı ticaret kapısıdır.
Bu değişim Osmanlı’daki toplumun çöküşünü oluşturmuştur. Giderek Batıya kültürel olarak daha yakın, Osmanlı adetine, sosyo-ekonomik yapısına ters bir tabaka oluşmaya başlamıştır. Bu sınıf, Osmanlı’da emperyalist devletler tarafından kollanan bir sınıf. Osmanlı’ya bu sınıf aracılığı ile nüfuz ediyorlar. Bu sınıf, İslam altında birleşen halkın da tepkisini çekiyor. Osmanlı’da bir alt-üst toplum ayrımcılığına neden oluyor. Bu kast, dışarıya çıkarlarıyla bağlı bir kast.

Kategori:

Batıdaki Burjuvazi Sınıfının Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yokluğunun Yansımaları (3)

Osmanlı Devleti tüm yönetim biçimlerine egemen; temel uğraşı savaş, büyüme, ele geçirdiği toprakları vergilendirme olan bir imparatorluktu.. Savaş ekonomisi hazinenin temel girdisini oluşturmaktaydı. Bir başka değişle temel ekonomik kaynak topraktı. Bu da büyük yüz ölçümü ve fazla nüfus demekti. Toprak mülkiyeti padişahta bulunmaktaydı. Toprakta kesinlikle özel mülkiyete yer yoktu. Çeşitli vergilendirme biçimleriyle topraklar güvenilir insanların ellerine teslim edilmekteydi. Bu, bir tımar sistemidir. Has, zeamet, tımar gibi çeşitli vergilendirme sistemleri bulunmaktaydı. Bu vergilendirme sistemi toprakların konumuna göre değişmekteydi: hudut boylarındaki topraklar has kapsamında akıncılara verilen topraklardı. Toprakla uğraşıları sadece ekip biçmekle değil, tımar sipahilerinin fazlalığı olarak akıncılık görevlerini üstlenmeleri biçiminde idi. Sefer olmayan zamanlarda bile, belirsiz zamanlarda komşu toprakları taciz etmek ve bunu bir ganimetle taçlandırmak temel uğraşıları idi.
Toprakta büyüyen kapital zamanla ticari sermayeye dönüşürken Osmanlı'da bu özellikler yüzünden bu, böyle gelişememiştir. Tarım kapitali yükselme devrinde hemen hemen hiç olmamıştır. Üretilenler çoğunlukla devletin tüketimi için kullanılmıştır. Osmanlı aynı zamanda herhangi bir anlamda birikebilecek bir kapitali de sindirmiştir. Ticareti ağırlıksız, ciddi bir iş olmayarak görmüş, tüccara hiç güvenmemiş, ona önem vermemiştir. Buna ek olarak, ticareti de ayıp saymıştır. Ticaretle uğraşanların işlerini bürokratik olarak zorlaştırmıştır. Ülkeler genelde ithalattan vergi alırken, Osmanlı bu nedenle de hem ithalattan hem de ihracattan vergi almıştır. Her mala mükerrer dedikleri biçimlerde vergi koymakta idiler: İthal ya da ihraç malı Osmanlı'nın herhangi bir eyaletinden çıkıp gideceği son eyalete kadar geçtiği her eyalette vergilendirilmekteydi. Tüm bu tavırlarından sonra, ticaret yapmaya hevesli hala bir tüccar varsa onu da yakaladığında yasaklamaktaydı. Osmanlı'da ticaret yapan, Osmanlı'nın Yeddi Emin olarak adlandırılan kendi memurları bulunmaktaydı. Her malın ticareti bunlardan birinin tekeline verilmekteydi.
Devlet, istediği malın ithalatını ve ihracatını neden belirtmeden yasaklayabiliyordu. Bu nedenlerle Osmanlı'da zenginleşmiş bir tüccar sınıfı bulmak mümkün değildir. Ticarette de tarım da olmadığı gibi bir kapital birikimi olmamıştır. Haliyle sanayide de bu birikimi görememekteyiz.
Sultan ve onun adına hareket eden kabilesi üretilen her şeyin fiyatını kendi başına buyruk olarak belirlemekteydi. Arza ve talebe uygun olarak üretim yapılmamaktaydı. Sanayileşme de narh sistemi ile bürokratik işleyişe hapis edilmiş durumdadır. Sanayi de yarı militerdir. Osmanlı, militarizmi hayatın her alanına sokmuştur. Militarist bir kültür kültür hayatımızda vardır. Bu nedenle çatışmadan hoşlanmayız. Çatışma dendiğinde iki sınıfın çatışması olarak anlaşılmamaktadır; aksine, taşlı sopalı kavga olarak algılanır.
Sanayi üretimindeki ilişkiler ağı da bir ast-üst ilişkiler ağıdır. Tıpkı bir ordunun rütbeli askerleri gibi kalfa ustanın, çırak da kalfanın emrinden çıkmaz. Bu sistem narh ile birleştiğinde sanayinin gelişmesi de mümkün olmamıştır. Sanayi bu nedenle dokuma tezgahlarından öteye gidememiştir. El sanatları rütbesinin üzerine çıkamayan bir sanayicilik vardır.
Kendi ulusal burjuvazisini yaratamamakla kalmamış, doğru dürüst bir sosyal sınıf da yaratamamıştır. Aynı sömürgeyi yaşayan, aynı saadetleri ve aynı belaları paylaşan bir halk yaratmıştır. Osmanlı tebaa olarak, söyleyecek sözü olmayan, kendi geleceklerini kendileri belirleyemeyen, iktidarı kabullenen bir toplum yaratmıştır.
Batı ile aramızın açılmasındaki en büyük neden bu sınıfın gelişememesine neden olan etkenlerdir. Batıda ne olmuşsa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuştur.
Burjuva, iktidarı başkası için değil, kendi için isteyen adamdır. “Kendi davamın kaptanı, kendi kaderimin patronu ben olacağım” demektedir.
Batı ekonomisinde toprak mülkiyeti senyöre aittir. Buna da kral karar vermiştir. Ne kadar çok soyluyu kendi etraflarında birleştirirse o kadar güçleneceğini düşünmüştür. Böylece aristokratik bir koalisyon kurulmuştur.
Zamanla serflerin arasından, ürettikleri malın bir kısmını ticaretle satarak ya da toprak alarak zenginleşen bir sınıf oluşmuştur. Bu sınıf, yapılan keşifler ve keşfedilen zenginliklerin yaşlı kıta Avrupa'ya taşınmasıyla daha da zenginleşmişlerdir. Tarımda yaşanan ihtilal toprağın önemini daha da arttırmıştır. Çitleme hareketi başlamıştır. Böylece Avrupa'da bir mülkiyet hakkı hareketi başlamıştır. Bu duruma kilise de krallıklar gibi direnerek cevap vermiştir. Fukaralıktan geçinen, zenginleşen kilise bu hareketin başlamasıyla bunu bir suç olarak görmüş, engizisyon mahkemeleriyle, aforoz ile karşı çıkmış ve serfler üzerindeki sömürünün sürebilmesi için krala ve diğer sosyal sınıflara baskı yapmıştır; bir başka deyişle, skolastik düşüncenin sürmesi için.
Yükselen bu yeni sınıf kiliseyi kendi karşısında bir fren mekanizması olarak görünce çareyi kendi dinini yaratmakta bulmuştur. Protestanlığın temelleri çalışmak ve tasarruf etmektir. Çalışmayanın ekmek yemesi de haram olarak görülmektedir. İskandinav ülkeleri Protestanlığı kabul etmiş ilk ülkeler olarak ilerlemişlerdir. Bugün de böyledir. Max Weber “Kapitalizmin Ruhu”nda bunu anlatmaktadır. T.H. Tonny, burjuva sınıfı için “kendi işlerine gelen bir din olan Protestanlığı ileri sürerek maddi birikimi sağlamıştır” der.
Burjuva sınıfı siyasetten kültüre, felsefeden günlük yaşama kadar tüm bu toplumlara damgasını vurmuştur. Tüm siyasal düşünce sistemi, eski Yunan'dan bu yana süren insanların aptal olduğuna dair inanış, burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla tamamen değişmiştir. İnsan akıllıdır, her şeyi ona emanet edin denmeye başlanmıştır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez passer!) mottosu da bunun bir yansımasıdır.
Burjuvazinin yükselmesi ve yaşam koşullarına egemen olmaya başlamasıyla siyasi felsefe de değişmiştir. “İnsanın aristokrasi tarafından denetlenmesi gerekir çünkü insan kötüdür, zaptedilmesi gerekir, idarenin filozof krallar tarafından yapılmalı” düşüncesi Bentham'a kadar gelmektedir. Fakat burjuvazinin yükselişiyle “en büyük sayının mutluluğu” felsefesi gelmiştir. Liberalizmin temel felsefesi bu mutluluğun sağlanmasıdır. Bunu sağlamak için ise burjuvazi aristokrasiyi tek başına yenemeyecektir; çünkü, sayıca onlardan azdırlar. Bu nedenle, sokaktaki -yurttaş mertebesine yükselmiş olanlara ihtiyaçları vardır. Bunun sonucunda da eşitliği icat etmişlerdir. Eşitlik de demokrasinin kapılarını aralamıştır. Aristokrasi o zamana kadar oy hakkını paylaşmak istememekteydi. Belli bir zenginliğe ulaşmış olanlar, çabalayıp kazananlar oy kullanabiliyordu. Kralın bu sınıfı manipüle etmesi ise oldukça kolaydı; çünkü bunlar 2500-3000 kişi kadardı. Kral, bu sınıfı korkutarak ya da mükafatlandırarak oylarını satın alabiliyordu. Bu nedenle burjuvazi ilk olarak oy hakkını genişletmeye yönelmiştir. 1832'de parlamento reformu, seçim reformu, ile işler değişmeye başlamıştır. 19. yüzyılın sonunda ise -kadınlar dışında- oy kullanımı genelleştirilmiştir.
Sanayileşmeyle birlikte işçi sınıfı ve sermaye sahibinin el ele vermesi söz konusu olmuştur; çünkü, ucuz ekmek ikisinin de ortak noktası. Muhafazakar sınıfın, tarıma dayalı, daha az para kazanması, daha az parayla işçiyi doyurmak, daha ucuza mal üretmek, dış piyasada avantajlı olmak demek. Ve bu, demokrasinin mottosu haline gelmiştir. Liberaller daha yüksek sayılarda parlemantoya girmeye başlamışlardır. Modern siyasi partilerin örgütlenmesi böylelikle ortaya çıkmıştır. Tüm kuzey İngiltere şehirleri örgütlenmeye başlamıştır. Sonuç olarak da,tarım, yeni tahıl kanunları ortaya çıkmışır. Muhafazakar tarım sınıfının eski hakları bitirilmiş, liberalizm gerçek bir zafer kazanmıştır böylece.
Demokratikleşme, burjuva sınıfının kendi içindeki sanayi ve tarım burjuvazisinin ayrışması ile gerçekleşmiştir. Halkı bu şekilde yanlarına almışlardır. 60larda muhafazakarlar fabrika kanunları ile gelmişlerdir. İki iktidar değişikliğinde de halk, değişen çıkarların ışığında her iki sınıfa da yardım etmiştir. Bundan da sebeplenmiştir.
Almanya’ya faşizm gelmiştir. Çünkü sanayici de tarımcı da aynı adamdır. Tarımdan kazandığı parayı sanayiye yatırmıştır. Egemenlik aynı yapıya ait olarak devam etmiştir. Burjuvazi birbiriyle çatıştığı vakit demokrasinin yolları açılır, birbirlerine kenetlendikleri vakit bir mutlakıyet blok oluşuyor alttaki halk yığınına karşı. Japonya’da da Almanya’daki gibi olmuştur.
Osmanlı’nın, I. Viyana kuşatmasına kadar, Karlofça’ya kadar olan süre, yükseliş devri, ikinci olarak çöküş, gerileme dönemi olarak incelenebilir. Siyasal kültür ve davranış toplumsal değerler açısından oldukça farklıdır iki dönemde. Yükseliş döneminde Osmanlı tipik bir şark despotudur. Siyaseten katlin vacip olduğu bir dönemdir. Devlet adına adam öldürebilirsiniz. Buna karşı herhangi bir mahkemeye başvurma durumunuz yoktur. Emperyalizme açılma öncesi ve sonrası Osmanlı olarak da ikiye ayırabiliriz.
Öncesinde din önemli bir unsurdur. İslam, yükseliş döneminde, ahlak açısından baktığınızda bu buyrukçu, iktidarını keskin bir irade ile kullanan devlet sistemine “cuk” oturmuş bir dindir. Hilafetin Osmanlı’ya gelmesiyle birlikte önemli bir ikili oluşturduğunu söylemek mümkün. İslam dini bir anayasa hukuku gibi çalışmış ve bu siyasi sistemin bütünlüğünü ve ihtişamını adeta bayraklaştıran bir etki yapmıştır. Devletin bir ideolojisi olarak günlük hayata uygulanan bir araç olmuştur. Tevazu, tahammül normları yaratmış, büsbütün tevekkül içerisinde olmayı kabul ettirmiş iktidara karşı. İslam, insanları buyrukçuluğa karşı savunmasız bırakmıştır.
Batılı emperyalizme açıldığında, Batı iki şey istiyor: biri, devlette sürekliliğe neden olacak bu boynu kıldan ince bürokrasi anlayışını ve ikinci olarak da mahkemelerin işleyişini değiştirmesi Osmanlı’nın.
Askeri alandaki üstünlük, 16. yüzyıla kadar Avrupa karşısında sürmüş olsa da, hem teknoloji hem de askeri bilgi konusunda, ilerleyen zamanlarda o da gerilemeye başlamıştır.
Emperyalizm, giderek artan kitle üretimin milli sınırlar içerisinde artık tüketilmemesi ve yeni pazarlar açma arayışıdır. Gerekirse silah yoluyla.
Fetih ekonomisi duraklamaya geldiğinde optimal üst sınırı aşmış, geriye doğru dönmeye başlamıştır. Artık ekonomik olmaktan çıkmıştı. Devletin toprakları genişlemiş ama fetih ekonomisinin verimliliği azalmıştır. Tımarlı sipahinin kırılma noktası da 1780lerde başlamıştır. Toprakların kontrolü mültezimlere bırakılmıştır. Tımarlı sipahi düzeni çökmüştür. Kiralayıcı işletmeciler o toprağa verdiği paranın değerini çıkartmak için toprağın canına okumuş, hammaddeye ihtiyacı olan yabancıyla anlaşma yapmış, devleti bypass etmiş, aksayan düzende, taklitçi batılılaşmaya neden olmuş ve “tatlı su frengi” denilen sınıfı oluşturmuştur.

Kategori:

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Mülkiyet Hakkının Sosyal Tabanımıza Etksi (2)

Determinizmin olayların belirli ortamlarda, belirli koşullarda kimi dinamiklerle harekete geçirilip ortaya konulması olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu açıdan bakıldığında tarihin içindeki tüm olayların birbirleri ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz: her olay, ya da her neden, kendinden önceki başka bir olaya, ya da bir sonuca bağlıdır. Ve determinizm de bunu inceler. Biz de, Türk siyasal yaşamını incelerken toplumsal yapıya, evrimine ve toplumsal yapının tabanına bakacağız. Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği evrimi incelememiz ve tarihin hangi dönemlerinde, hangi etkilerle toplumun nereye geldiği bu incelemede temel almamız gereken noktayı oluşturmaktadır.
Türk Devrim tarihine baktığımızda 1923’ü milat olarak kabul edemeyeceğimizi daha önce de nedenleriyle birlikte belirtmiştik. 1923’e neden olan unsurlar o tarihte belirivermiş değillerdir. Bu, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların 600 yıllık kültür mirasına dayanmaktadır. Bu nedenle bu kültür mirasını etkileyen en önemli unsur olan mülkiyet anlayışını temel almamız gerekmektedir. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyet hakkı saraya aitti. Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyetin bu kullanım hali imparatorlukta sosyal sınıfın gelişmesini engelleyen bir etkiye neden olmuştur. Bir başka değişle, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde batıda olduğu gibi bir burjuva sınıfının oluşamamasının nedeni imparatorluğun mülkiyet anlayışından kaynaklanmaktadır. Batının sosyal gelişmesi, demokrasisi bu burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla ilişkilidir. Osmanlı’da bu sosyal sınıfın yükselememesi Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkamamasına, batıdaki çatışan sınıflar arasında değişen iktidar kompozisyonu gibi bir oluşumu gerçekleyemediği için de devletin yenik düşmesine neden olmuştur. Batıda, kontrol edilemeyecek kadar büyüyen sanayi pazarı kendine emperyalizmi Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak yaratırken, Osmanlı’da var olan bu durum ise Osmanlı Devleti’nin sonunun başlangıcı olmuştur.
Türk boylarının Anadolu’ya ulaşması -birçokları tarafından kabul gördüğü üzere- 1071 Malazgirt Zaferi ile olmuştur. Bu boylar, 200 yıllık boyunca birbirlerine üstünlük sağlama arayışları içinde, Anadolu’da küçük beylikler olarak varlık sürdürmüştür. Osmanlı Beyliği ise, tüm diğer despotik doğu birliklerinde olduğu gibi, ekonomik olarak zayıflayan diğer beylikleri bünyesine alarak büyümeye
başlamıştır. Bu anlamda Osmanlı Beyliği bir limitet şirket gibi düşünülebilir: Başında bey vardır. Şirketin ortakları, uç beyleri, ortak kisvesi altında şirkete üyelikleriyle şirketi destekleyerek onu büyütürler. Bu ortaklığın temel uğraşı ise savaştır. Ortaklar savaşta üstlerine düşen görevi yapmakta yükümlüdürler. Savaş sonunda ortaklar, savaştaki görevlerine göre savaş ganimetinden pay alırlar. Bir başka deyişle şirketin yani beyliğin gelirine ortaktırlar. Tımarlı sipahi buna örnektir. Tımarlı sipahiler Beyliğin içinde belli bir dirliğe işletmeci olarak bakmaktadırlar. Bu nedenle sahip olmadığı, yöneticisi olduğu toprağı ekip biçer. Tımarlı sipahi, kendisinden ne ölçüde uğraşa katılması bekleniyorsa o ölçüde yardımcı olacağına dair önceden söz verir. Görevleri önceden belirlenmiştir. Vereceği hizmet karşılığında ise devletin savaştaki ganimetten alacaklarına ortak olur. Bu bir sosyal kontrattır. Bu Osmanlı’da, batıdaki sosyal kontratın erken dönem biçimidir. Hobbes’da Leviathan meşruiyetini halkın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğu ölçüde sağlar. Aksi taktirde kontrat halk, yani destekçileri tarafından bozulma hakkını kazanır. Osmanlı’da var olan bu ortaklık şekli ise ortakları tatmin etmek amacıyla savaşa devam etmeyi, büyümeyi zorunlu kılan bir ortaklık şeklidir. Tüm ortaklar, devlet kendine düşen görevini sürdürdüğü ölçüde ona itaat etmişlerdir. Devlet, servet demektir ve Osmanlı Devleti’nde de devlet bu servetini koruyamadığı zaman ortaklar ortaklığı fes etme hakkına sahiptirler.
Bu, daimi olarak bir çelişkiyi ortaya koymaktadır: halkını besleyemezse devletin varlığı bitecektir ve ortaklar için de, devletin varlığının bitmesiyle ortaklık bozulacaktır. Bu, iki taraf için de bir çelişki yaratmaktadır. Bu nedenle Osmanlı, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için çözümü tımar sistemini yeni görev alanları, kullanım biçimleri yaratarak dejenere etmekte; böylece etkilerini azaltarak, eritmek için sayılarını çoğaltmakta bulmuştur. Buna ek olarak devşirme bir askeri düzen de kurmuştur. Ve böylelikle yeni bir denge oluşturmuştur. Bu sayede kendi gücü dışında gelişebilecek herhangi bir sosyal yapıya olanak tanımama katılığı daha da artmıştır.
Tüm bunlar tımar sisteminin, sonunda devletin kendisine rakip bir unsura dö
nüşmesini engellemiştir. Kişilerin kendi iradeleri ve istekleriyle zenginleşip gelişememeleri, sosyal sınıf olarak güçlenip devlete kafa tutamamaları için daha başından onları sindirmiştir. Bunu, mülkiyete dayalı diğer alanlara da uygulamıştır. Tarım, toprakların mülkiyeti padişaha aittir. Padişah, toprakların işletmesini devlete ve padişaha yardımcı oldukları ölçüde onları ellerinde bulundurma haklarını sürdürmelerine müsaade etmektedir. Ekme biçme hakkı ancak riyakatını sağlamış bir tebaaya verilir ve bu hak miras olarak sonraki kuşaklara geçmez. Bu durum sanayi ve ticaret alanlarında da kullanılmıştır. Böylelikle devlet, tarım, sanayi ve ticarette tek güç olarak yükselmiştir. Karşısında kendisine kafa tutabilecek bir güç olmamıştır.
Batıdaki gibi, Sanayi Devrimi’nin sonucunda kendi antitezi olacak olan işçi sınıfını yaratacak bir burjuvazi sınıfını kendi içinden çıkartamamıştır. Çıkarta çıkarta reaya, tabii olan, feodal düzenlerde görülen, kaderci bir halk yapısını çıkartmıştır. Bu halk yapısıyla da bir yere gidememiştir. Batı, kendini sanayide ilerlediğinde Osmanlı’nın üstün olduğu tek alan olan askeri gücü de ister istemez gerilemiştir. Osmanlı’nın 200 yıl daha ayakta kalabilmesinin tek nedeni emperyalist güçlerin kendi aralarında daha çok dövüşmeye başlamasıdır.

Kategori:

Neden Determinizm? (1)


Determinizm yöntemi, maddenin, olgunun veya varlığın belirli bir değişkenlik içinde bulunması, kendisini ortaya koyabilmesi halidir. Aynı zamanda determinizm, bu değişkenliğin toplumda, topluma yarattığı dürtüdür. Bu bağlamda bakıldığında burjuvası olmayan bir toplumda burjuva devriminin olması beklenemez; ama, ileride yaratılacak bir burjuva sınıfı için bir devrimin yapılması beklenebilir. Her ne kadar bir burjuva sınıfının varlığından ancak Türkiye kurulduktan yirmi beş yıl sonra bahsediyor olsak da, Kemalist Devrim bir burjuva devrimi olarak tanımlanabilir. Bir başka deyişle, Kurtuluş Savaşı her ne kadar burjuvalar tarafından yapılmamış olsa da bir burjuva devriminin başlangıcıdır.
Siyasetin belli bir toplumsal tabanına dayanan kavramları inceleyen bilim dalı Siyaset Sosyolojisidir. Nasıl ki omletsiz yumurta olmazsa toplumsuz siyaset de olmaz. 1950’lerle birlikte siyasetin, toplumsal yapının niteliklerine göre ortaya çıktığı görüşü önem kazanmaya başlamıştır. Toplumun karakterine, üretim kapasitesine ve kültür birikimine bakmadan neler üretebileceğini tahmin etmek mümkün değildir. Sonuç olarak, tüm dinamiklerin karakterlerini sosyal yapıdan aldığı görülür.
Herkes kendi bünyesine uygun olan siyasi modeli uygular: İngiltere’nin demokratik bir ülke olması kendisine bunun uygun olmasından, toplumsal yapısının bunu gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti olarak bizim demokrasiye sahip olduğumuz sorusunun cevabı ise, bizim, İngiltere’den farklı olarak, şu an sahip olduğumuz gibi bir toplum yapısına sahip olmamız ile açıklanabilir. New York’da takım elbise ile yaşayan bir adamı Maldivler’de aynı şekilde muhafaza edemezsiniz; ağaca o şekilde tırmanamayacağı için açlıktan ölür. Yani; dünyada bir demokrasi, bir liberalizm yarışı yoktur.
Buradan da çıkartılabileceği gibi determinizm, elindekilerle yapabileceklerini yapabilme durumudur. İngiltere’de Anayasa Mahkemesi’nin olmaması bizde ve ABD’de olması durumu da yukarıdaki paragrafta bahsettiğimiz durumdan kaynaklanmaktadır. Bu, tedbirli olmak ihtiyacımızdan, dolayısıyla da sosyolojik yapımızdan kaynaklanan bir tedbirdir. Yani, herkesin siyaseti kendinedir.
Türk Siyasal Yaşamından bahsederken tarihi süreci 29 Ekim 1923’ten başlatmayacağız. Burası başlangıç olarak alınırsa Türk’ün Osmanlı İmparatorluğu’ndan da önce çeşitli kavimler ve boylar olarak da tüm birikim, tecrübe, bütün bir karakter yapısını göz ardı etmiş oluruz. 1923 gökten indirilen bir tarih olmamıştır; bunun bir birikimi, yapılanması, inancı ve kültürel birikimi var. Tüm bunlar tarihin bize bıraktığı maddi ve manevi mirastır. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun ne tür bir toplumsal yapıya sahip olduğunu incelememiz gerekmektedir.

Daha sonra demokrasiye dönmüş tüm cumhuriyetlerin burjuva devrimleri üzerine kurulmuş olduğu görülmektedir (İngiltere 1660, Fransa 1789, ABD 1788). İngiltere’de, 11. yüzyıldan bu yana İngiliz kapitalist devriminin yarattığı sınıfların çatışmalarının ortaya koyduğu bir demokrasi anlayışı vardır. O halde siyasetin, belirli iktisadi kaynaklardan öncelikli olarak kimin yararlanacağına karar verme davranışı olduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır; çünkü bu iktisadi kaynaklar sınırlıdır. İnsanlar, burjuva devrimin ardından, en barış içinde yapılacak değişimin bu olduğuna inandıklarından, sosyal sınıfların çatışmasına demokrasi adını verdiler. Siyasetin güçlü olanın bundan bir fayda sağladığı bir yapı yarattığını söylemek doğru olacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu, bünyesinden burjuvazi üretmeyen bir yapıdır. Ayanı, esnafı olmuştur. Bunun yerine dışarıda batı kapitaline bağlı zümrelerin çıkması Osmanlı’nın burjuvasının ortaya çıkması değil, çıkarlarıyla ona yaklaşan bir toplumun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Cumhuriyeti kuran bu sınıf değil, aksine, okumuş bir avuç insandır. Ama bunlar, burjuvazinin oluşmasının yolunun açılmasına yol açmıştırlar. 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden itibaren bu konuyla yakından ilgilenilmiştir. 1946’da Demokrat Parti’nin yükselişi aynı zamanda burjuvazinin de yükselişi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda burjuva sınıfının ortaya çıkamamasını temel nedeni onun eşya hukukuna dayanmaktadır: Osmanlı, toprağını ve sınırları içerisinde yapılan ticareti kimseye vermemiş, her ikisini de kendi yönetmiştir. Buna karşılık olarak Osmanlı İmparatorluğu içerisinden herhangi biri de çıkıp burjuva ahlakını savunmamıştır. Ömer Seyfettin’in karikatürize etmiş olduğu tipler Osmanlı’da vardır; fakat bu, Osmanlı’nın ürettiği burjuvazi toplumu değildir. Bunlar, halk tarafından “tatlı su frengi” olarak isimlendirilmiş, taklit tipler olmuşturlar.