Toprakta büyüyen kapital zamanla ticari sermayeye dönüşürken Osmanlı'da bu özellikler yüzünden bu, böyle gelişememiştir. Tarım kapitali yükselme devrinde hemen hemen hiç olmamıştır. Üretilenler çoğunlukla devletin tüketimi için kullanılmıştır. Osmanlı aynı zamanda herhangi bir anlamda birikebilecek bir kapitali de sindirmiştir. Ticareti ağırlıksız, ciddi bir iş olmayarak görmüş, tüccara hiç güvenmemiş, ona önem vermemiştir. Buna ek olarak, ticareti de ayıp saymıştır. Ticaretle uğraşanların işlerini bürokratik olarak zorlaştırmıştır. Ülkeler genelde ithalattan vergi alırken, Osmanlı bu nedenle de hem ithalattan hem de ihracattan vergi almıştır. Her mala mükerrer dedikleri biçimlerde vergi koymakta idiler: İthal ya da ihraç malı Osmanlı'nın herhangi bir eyaletinden çıkıp gideceği son eyalete kadar geçtiği her eyalette vergilendirilmekteydi. Tüm bu tavırlarından sonra, ticaret yapmaya hevesli hala bir tüccar varsa onu da yakaladığında yasaklamaktaydı. Osmanlı'da ticaret yapan, Osmanlı'nın Yeddi Emin olarak adlandırılan kendi memurları bulunmaktaydı. Her malın ticareti bunlardan birinin tekeline verilmekteydi.
Devlet, istediği malın ithalatını ve ihracatını neden belirtmeden yasaklayabiliyordu. Bu nedenlerle Osmanlı'da zenginleşmiş bir tüccar sınıfı bulmak mümkün değildir. Ticarette de tarım da olmadığı gibi bir kapital birikimi olmamıştır. Haliyle sanayide de bu birikimi görememekteyiz.
Sultan ve onun adına hareket eden kabilesi üretilen her şeyin fiyatını kendi başına buyruk olarak belirlemekteydi. Arza ve talebe uygun olarak üretim yapılmamaktaydı. Sanayileşme de narh sistemi ile bürokratik işleyişe hapis edilmiş durumdadır. Sanayi de yarı militerdir. Osmanlı, militarizmi hayatın her alanına sokmuştur. Militarist bir kültür kültür hayatımızda vardır. Bu nedenle çatışmadan hoşlanmayız. Çatışma dendiğinde iki sınıfın çatışması olarak anlaşılmamaktadır; aksine, taşlı sopalı kavga olarak algılanır.
Sanayi üretimindeki ilişkiler ağı da bir ast-üst ilişkiler ağıdır. Tıpkı bir ordunun rütbeli askerleri gibi kalfa ustanın, çırak da kalfanın emrinden çıkmaz. Bu sistem narh ile birleştiğinde sanayinin gelişmesi de mümkün olmamıştır. Sanayi bu nedenle dokuma tezgahlarından öteye gidememiştir. El sanatları rütbesinin üzerine çıkamayan bir sanayicilik vardır.
Kendi ulusal burjuvazisini yaratamamakla kalmamış, doğru dürüst bir sosyal sınıf da yaratamamıştır. Aynı sömürgeyi yaşayan, aynı saadetleri ve aynı belaları paylaşan bir halk yaratmıştır. Osmanlı tebaa olarak, söyleyecek sözü olmayan, kendi geleceklerini kendileri belirleyemeyen, iktidarı kabullenen bir toplum yaratmıştır.
Batı ile aramızın açılmasındaki en büyük neden bu sınıfın gelişememesine neden olan etkenlerdir. Batıda ne olmuşsa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuştur.
Burjuva, iktidarı başkası için değil, kendi için isteyen adamdır. “Kendi davamın kaptanı, kendi kaderimin patronu ben olacağım” demektedir.
Batı ekonomisinde toprak mülkiyeti senyöre aittir. Buna da kral karar vermiştir. Ne kadar çok soyluyu kendi etraflarında birleştirirse o kadar güçleneceğini düşünmüştür. Böylece aristokratik bir koalisyon kurulmuştur.
Zamanla serflerin arasından, ürettikleri malın bir kısmını ticaretle satarak ya da toprak alarak zenginleşen bir sınıf oluşmuştur. Bu sınıf, yapılan keşifler ve keşfedilen zenginliklerin yaşlı kıta Avrupa'ya taşınmasıyla daha da zenginleşmişlerdir. Tarımda yaşanan ihtilal toprağın önemini daha da arttırmıştır. Çitleme hareketi başlamıştır. Böylece Avrupa'da bir mülkiyet hakkı hareketi başlamıştır. Bu duruma kilise de krallıklar gibi direnerek cevap vermiştir. Fukaralıktan geçinen, zenginleşen kilise bu hareketin başlamasıyla bunu bir suç olarak görmüş, engizisyon mahkemeleriyle, aforoz ile karşı çıkmış ve serfler üzerindeki sömürünün sürebilmesi için krala ve diğer sosyal sınıflara baskı yapmıştır; bir başka deyişle, skolastik düşüncenin sürmesi için.
Yükselen bu yeni sınıf kiliseyi kendi karşısında bir fren mekanizması olarak görünce çareyi kendi dinini yaratmakta bulmuştur. Protestanlığın temelleri çalışmak ve tasarruf etmektir. Çalışmayanın ekmek yemesi de haram olarak görülmektedir. İskandinav ülkeleri Protestanlığı kabul etmiş ilk ülkeler olarak ilerlemişlerdir. Bugün de böyledir. Max Weber “Kapitalizmin Ruhu”nda bunu anlatmaktadır. T.H. Tonny, burjuva sınıfı için “kendi işlerine gelen bir din olan Protestanlığı ileri sürerek maddi birikimi sağlamıştır” der.
Burjuva sınıfı siyasetten kültüre, felsefeden günlük yaşama kadar tüm bu toplumlara damgasını vurmuştur. Tüm siyasal düşünce sistemi, eski Yunan'dan bu yana süren insanların aptal olduğuna dair inanış, burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla tamamen değişmiştir. İnsan akıllıdır, her şeyi ona emanet edin denmeye başlanmıştır. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez passer!) mottosu da bunun bir yansımasıdır.
Burjuvazinin yükselmesi ve yaşam koşullarına egemen olmaya başlamasıyla siyasi felsefe de değişmiştir. “İnsanın aristokrasi tarafından denetlenmesi gerekir çünkü insan kötüdür, zaptedilmesi gerekir, idarenin filozof krallar tarafından yapılmalı” düşüncesi Bentham'a kadar gelmektedir. Fakat burjuvazinin yükselişiyle “en büyük sayının mutluluğu” felsefesi gelmiştir. Liberalizmin temel felsefesi bu mutluluğun sağlanmasıdır. Bunu sağlamak için ise burjuvazi aristokrasiyi tek başına yenemeyecektir; çünkü, sayıca onlardan azdırlar. Bu nedenle, sokaktaki -yurttaş mertebesine yükselmiş olanlara ihtiyaçları vardır. Bunun sonucunda da eşitliği icat etmişlerdir. Eşitlik de demokrasinin kapılarını aralamıştır. Aristokrasi o zamana kadar oy hakkını paylaşmak istememekteydi. Belli bir zenginliğe ulaşmış olanlar, çabalayıp kazananlar oy kullanabiliyordu. Kralın bu sınıfı manipüle etmesi ise oldukça kolaydı; çünkü bunlar 2500-3000 kişi kadardı. Kral, bu sınıfı korkutarak ya da mükafatlandırarak oylarını satın alabiliyordu. Bu nedenle burjuvazi ilk olarak oy hakkını genişletmeye yönelmiştir. 1832'de parlamento reformu, seçim reformu, ile işler değişmeye başlamıştır. 19. yüzyılın sonunda ise -kadınlar dışında- oy kullanımı genelleştirilmiştir.
Sanayileşmeyle birlikte işçi sınıfı ve sermaye sahibinin el ele vermesi söz konusu olmuştur; çünkü, ucuz ekmek ikisinin de ortak noktası. Muhafazakar sınıfın, tarıma dayalı, daha az para kazanması, daha az parayla işçiyi doyurmak, daha ucuza mal üretmek, dış piyasada avantajlı olmak demek. Ve bu, demokrasinin mottosu haline gelmiştir. Liberaller daha yüksek sayılarda parlemantoya girmeye başlamışlardır. Modern siyasi partilerin örgütlenmesi böylelikle ortaya çıkmıştır. Tüm kuzey İngiltere şehirleri örgütlenmeye başlamıştır. Sonuç olarak da,tarım, yeni tahıl kanunları ortaya çıkmışır. Muhafazakar tarım sınıfının eski hakları bitirilmiş, liberalizm gerçek bir zafer kazanmıştır böylece.
Demokratikleşme, burjuva sınıfının kendi içindeki sanayi ve tarım burjuvazisinin ayrışması ile gerçekleşmiştir. Halkı bu şekilde yanlarına almışlardır. 60larda muhafazakarlar fabrika kanunları ile gelmişlerdir. İki iktidar değişikliğinde de halk, değişen çıkarların ışığında her iki sınıfa da yardım etmiştir. Bundan da sebeplenmiştir.
Almanya’ya faşizm gelmiştir. Çünkü sanayici de tarımcı da aynı adamdır. Tarımdan kazandığı parayı sanayiye yatırmıştır. Egemenlik aynı yapıya ait olarak devam etmiştir. Burjuvazi birbiriyle çatıştığı vakit demokrasinin yolları açılır, birbirlerine kenetlendikleri vakit bir mutlakıyet blok oluşuyor alttaki halk yığınına karşı. Japonya’da da Almanya’daki gibi olmuştur.
Osmanlı’nın, I. Viyana kuşatmasına kadar, Karlofça’ya kadar olan süre, yükseliş devri, ikinci olarak çöküş, gerileme dönemi olarak incelenebilir. Siyasal kültür ve davranış toplumsal değerler açısından oldukça farklıdır iki dönemde. Yükseliş döneminde Osmanlı tipik bir şark despotudur. Siyaseten katlin vacip olduğu bir dönemdir. Devlet adına adam öldürebilirsiniz. Buna karşı herhangi bir mahkemeye başvurma durumunuz yoktur. Emperyalizme açılma öncesi ve sonrası Osmanlı olarak da ikiye ayırabiliriz.
Öncesinde din önemli bir unsurdur. İslam, yükseliş döneminde, ahlak açısından baktığınızda bu buyrukçu, iktidarını keskin bir irade ile kullanan devlet sistemine “cuk” oturmuş bir dindir. Hilafetin Osmanlı’ya gelmesiyle birlikte önemli bir ikili oluşturduğunu söylemek mümkün. İslam dini bir anayasa hukuku gibi çalışmış ve bu siyasi sistemin bütünlüğünü ve ihtişamını adeta bayraklaştıran bir etki yapmıştır. Devletin bir ideolojisi olarak günlük hayata uygulanan bir araç olmuştur. Tevazu, tahammül normları yaratmış, büsbütün tevekkül içerisinde olmayı kabul ettirmiş iktidara karşı. İslam, insanları buyrukçuluğa karşı savunmasız bırakmıştır.
Batılı emperyalizme açıldığında, Batı iki şey istiyor: biri, devlette sürekliliğe neden olacak bu boynu kıldan ince bürokrasi anlayışını ve ikinci olarak da mahkemelerin işleyişini değiştirmesi Osmanlı’nın.
Askeri alandaki üstünlük, 16. yüzyıla kadar Avrupa karşısında sürmüş olsa da, hem teknoloji hem de askeri bilgi konusunda, ilerleyen zamanlarda o da gerilemeye başlamıştır.
Emperyalizm, giderek artan kitle üretimin milli sınırlar içerisinde artık tüketilmemesi ve yeni pazarlar açma arayışıdır. Gerekirse silah yoluyla.
Fetih ekonomisi duraklamaya geldiğinde optimal üst sınırı aşmış, geriye doğru dönmeye başlamıştır. Artık ekonomik olmaktan çıkmıştı. Devletin toprakları genişlemiş ama fetih ekonomisinin verimliliği azalmıştır. Tımarlı sipahinin kırılma noktası da 1780lerde başlamıştır. Toprakların kontrolü mültezimlere bırakılmıştır. Tımarlı sipahi düzeni çökmüştür. Kiralayıcı işletmeciler o toprağa verdiği paranın değerini çıkartmak için toprağın canına okumuş, hammaddeye ihtiyacı olan yabancıyla anlaşma yapmış, devleti bypass etmiş, aksayan düzende, taklitçi batılılaşmaya neden olmuş ve “tatlı su frengi” denilen sınıfı oluşturmuştur.