İngiltere, kendi sanayi devrimini taçlandırmak için emperyalizme başvurmuştur. Hindistan’ı sömürmek için öyle bir bürokrasi kurmuştur ki daha sonra kendi ülkesindeki bürokrasiyi de bunu örnek alarak düzenlemiştir.

Osmanlı’nın yükselme dönemi ise Avrupa’nın giderek rasyonelleştiği bir döneme denk gelmiştir. Osmanlı yükselme dönemini yakınçağda yaşamış olsaydı bürokraside yapılan değişiklikleri ve Sanayi Devrimi’ni yakalama durumu daha kolay olabilirdi.

Değişimlerin her zaman huzursuzluğu beraberinde getirdiği bilinmektedir. İnsanın ha
yat tarzını, alışkanlıklarını değiştirir. Çöküşe doğru, Osmanlı’daki değişim halkın yabancılaşması durumunu ortaya çıkartmıştır. Bu yabancılaşma durumu da İslam’ın muhalefete geçmesi durumunu doğurmuştur. Değişim, istek dışında olmuş ise bu değişime alışmak birkaç nesilin bu değişimi yaşamasını gerektirmektedir. 1923’te insanlar cumhuriyet istemiyorlardı. 1923’te bu topraklardan bir cumhuriyet doğamazdı. Fransa Devrimi’nden 80 yıl sonra Napolyon III yine kral olarak başa gelmiştir. Bu da bize değişimin bir asırda bile olabilecek bir iş olmadığını göstermektedir. Sanayileşmen, sınıf yaratmış olman gerekir.

Yeni Osmanlılar:


Aydın kelimesinin karşıtı başka hiçbir dilde yok. Biz, bu kelimeyi “örümcek kafalı”nın karşıtı olarak kullanmaktayız. Bu, bizim toplumsal yapımızdaki bir çelişki üzerine kurulmuş olan bir yapıyı 
simgelemektedir.

Yeni Osmanlıların kendi ülkelerinde yaptıkları aslen bir taklitçilikten öteye geçmemektedir. Onların benzerleri Fransa’da Fransız Devrimi’ni yapmış olan insanlardır. Yani, yapılanlar bir sosyal tabana dayanmaktadır. “Sans coulottes”ların ihtilali burjuvazinin gücüne dayanmaktadır; burjuvazinin kışkırtmasıyla gerçekleştirilmiştir. Namık Kemal devrimini neyle yapacaktı? Bunun için, Osmanlı’da var olmayan bir sınıf olmalıydı.

Padişah kötü olarak nitelendirilmiş ve Padişahın yetkileri sınırlandırılmalıdır denmiş. Peki bu nasıl gerçekleştirilecek? Maşrutiyetle ve ona eşlik edecek olan parlamenter sistemle. Parlamenter sistemin asıl olarak temsil etmeyi hedeflediği kitle olan halk ise reaya; tabi olan olmaktan öteye geçememiştir. Belçika anayasasını Osmanlı’ya çevirip bunu kendi ülkende uygulamaya koyamazsın. Onlar ne istediklerini bilerek bunu yapmışlardır. Gözyaşı ve kan dökülmüştür; dört yüz yıllık bir mücadelenin ürünüdür. Ayrıca, Fransa’da sokaklardaki halk gibi bir halk, halkın iradesine dayalı parlamenter sistemler kurmakta mümkün değildir. Osmanlı’da ne Belçika Anayasası’na ne de Fransa’daki bu duruma meraklı bir halk bulunmamaktadır.

Osmanlı o dönemde hala bir imparatorluktur. İçinde bir çok millet var. Ve bu Belçika Anayasası ile ve parlamenter sistem ile tüm bu milletler temsil edilmesi planlanmaktadır. Böylece tümünün sorunlarının dinlenmesi hedeflenmektedir. O zaman bağımsızlık savaşlarına da gerek kalmayacaktır.

Belçika Anayasası’nın getirilmesinin amacı sadece modernleşme amacıyla göstermelik bir uygulama olarak kalmıştır. Zaten anayasanın gelmesinin bir sene ardından bu durum sona ermiştir. Meşrutiyetin gelmiş ve gitmiş olmasının halkla hiçbir alakası olmamıştır.


Parlamento, bundan yararlananların sayısı arttıkça güçlenir. Mithat Paşa ve fikirdaşları meşruti düzeni şeriata dayandırdılar. Allah ile millet herhangi ortak bir noktada birbiri ile kesişemez. Hakkımı diğer birinin hakkının başladığı noktaya kadar korumak durumundayım. Bunu da en iyi Allah bilebilir denmiştir. İşin zafiyeti buradan kaynaklanmaktadır. Şeriatla hiçbir alakası olmayan bir kavramı getirip bu da oraya uygulanmıştır. Herhangi bir hukuk nosyonun varlığından bu noktada söz etmek mümkün değildir. Buraya biyat kavramını getirmişlerdir; padişahın hesap verme durumu. (Osmanlı’nın ilk zamanlarında var olan ama giderek sembolik bir hal alan bir kavramdır.) Denetlemenin herhangi bir sonucu olmuyor, kötü de olsa padişah hükümdarlığına devam ediyordu. Bunu uygulamalarının yegane nedeni muhalefet oluşturma çabalarıdır. Osmanlı’da pek tabi herhangi bir muhalefetin varlığından bahsetmek mümkün değildir. Parlamentonun ruhu da muhalefetin olmasını gerektirdiğinden ötürü bu bir gereksinim haline gelmiştir.


Yeni Osmanlılar kaderci bir akımı simgelemektedir. Belçika Anayasası’nın burjuvaziye dayandırılması söz konusu iken bu, Osmanlı’da can bulamamıştır. Yabancı bir şair, “ruhumun tek sahibi benim, hayatımı kontrol eden de benim” derken, Şinasi ise, “bahtsız olanın tarlasına gökten yağmur değil inci düşse, tarlasına bir tane düşmez” demiştir. Bu iki karşılaştırma sanırım her şeyi oldukça net özetleyebilmektedir.