Boş sayfayı bilgisayarın ekranına açıp ona öyle uzun uzun bakmak, kimi zaman da bakmadan sadece orada olduğunu bilerek karşısında oturmak nedense hep rahatlatmıştır beni. Belki de yapacak ya da yapabilecek bir işimin olduğunu hatırlattığı içindir. Hani her ne olursa olsun: yalnız kaldığım zamanlarda, canımın sıkıldığı durumlarda ya da bunun gibi durumlarda aslında hep yapacak bir işinin olması o an öncelikli olarak düşünecek başka bir işinin olduğunu anımsattığından ne yalnızlığını ne de can sıkıntını düşünmeyi ön plana almamanı gerektirir. Ama bugün nedense diğer zamanlardan farklı, yerimde duramıyorum. Duramıyorum; ne içim içimde durabiliyor ne de parmaklarım yerlerinde kımıldamadan.

Şimdi Sevgilim burada, yanımda olsun isterdim. Bana bakıp “Canım, Canım” yapardı dudaklarında o ‘canım canım’ dudak büküşü ile. Ben de O’na kocaman gülümseyerek cevap verirdim. Bebek, bugün Bizim arabanın içine Woswos kaçmıştı.




Uykunun tüm ağırlığı ile üzerime bastırdığı anlardan birinde bilinçsiz bir şekilde kendimi uykuya bırakıvermişim. Hani o gerçek mi yoksa uykudaki bir rüya mı olduğunu bilemediğin anlar olur ya, işte öyle anların birinde kendimi arabanın döşemelerini incelerken buldum. Tüm ayrıntıları ile arabanın döşemelerinde ellerimi gezdirdiğimi görüyordum. Koltukların üzerinde, torpidoda… Bir yandan elimi onların üzerinde gezdirirken diğer yandan bu döşemeleri defalarca nasıl söküp yeniden yerlerine taktığımı hayal ediyordum. Hepsini nasıl da en ince ayrıntısına kadar biliyordum ve bu işte ne kadar da hızlıydım. Ellerimi koltukların altına atıp oralardan çukulata paketleri, içleri boş frappucino şişeleri, süt kutuları çıkartıyor ve onları bir poşetin içine dolduruyordum.

Sonra zihnim birden, her nasıl oluyorsa bir şekilde başka bir sahneye gidiyordu. Yeşillik bir arazide, bir vadide benim de içinde olduğum kalabalık bir insan topluluğu görüyordum. Gülüşmeler, bağırışmalar duyuyordum. Etrafta hiç araba yoktu, sadece insan vardı; bir tanesi hariç: bir woswos.

Mavi, gökyüzü mavisi bir woswos görüyordum eğimli olan tepenin en yüksek noktasındaki bir yerde. Etrafında 3 kişi: bir kadın, bir ergen bir tane de bebek, kadının kucağında. Kadın ve kucağındaki bebek woswosun arka koltuğuna oturuyorlardı, ergen delikanlı da sürücü koltuğuna. Sonra woswos birden harekete geçiyor ve tepeden aşağı hız kazanarak inmeye başlıyordu. Ta ki tepenin sonundaki, vadinin ortasındaki minik göle düşene kadar.

Woswosun içi su almaya başlıyordu ve bizler woswosun hızla suya gömülüşünü izlemekten başka hiçbir şey yapamıyorduk, yapmıyorduk.


Sonra zihnim hızla kendime, arabanın döşemesi üzerindeki çöpleri toplayan bana dönüyordu. Deli gibi döşemeyi yerinden sökmeye başlıyordum. Önce koltukları, sonra da arabanın tabanını. İskelete varana kadar telaş içinde bu işlemi yapıyordum. Döşeme kalktıkça arabanın tabanında yeşilimsi bitkiler birikmeye başlıyordu ve mavi woswosun tavanı. Woswos içi su dolu bir şekilde arabanın içinde duruyordu; içinde kucağında o küçük bebeği ile kadın ve öndeki ergen delikanlı. Hareket etmiyorlardı ama nedense ben biliyordum, canlıydılar. Bir şekilde woswosun kapısına ulaşmayı başardıktan sonra açmak için zorlamaya başladım. Açamadım, açamıyordum. Kadının kolu koluma sürtünmeye, canlı olduğuna beni daha da bir ikna etmeye başladı. Ve birden gözleri açıldı kadının. Kadın çırpınmaya başladı. Ve ben de bağırmaya: “Kapıyı açamıyorum, yardım edin…”

Uyandım!