Kategori:

Reklam Gerektirmeyen Ürünler

Reklam gerektirmediğini düşündüğünüz ürünler var mıdır? Ya da şöyle sormalıydım, daha önce böyle bir konuyu düşündünüz mü?

Benim görüşüme göre, reklam gerektirmeyen bir ürün yoktur. Hangi tür reklamın kendisine uygun olduğuna karar verilmesi gereken ürün vardır. Çok uçlarda düşünüyormuşum gibi gelebilir şimdi vereceğim örnekte ama bana katılacağınızı düşünüyorum:


Kendinizi düşünün. Üniversiteyi bitirip iş piyasasına adım attığınızı varsayıyoruz. Ne yaparsınız? İş bulmak için araştırırsınız, etrafta tanıdık birilerini ararsınız ama illa ki bir iş bulmak ve hemen çalışmaya başlamak istersiniz ki alım gücünüz olsun ve tabii ki bu alım gücünün doğuracağı diğer sonuçlardan da faydalanabilin. Hal böyle iken siz de iş piyasası için aslında bir ürünsünüz. Ve bir ürün olarak sizin de bir şekilde bu piyasanın alıcılarına pazarlanmanız gerekir. Peki bu nasıl olacak?
Öncelikle kendinize uygun olan reklam çeşidine karar vermeniz gerekir. Bunlar neler olabilir: bir gazete ilanı hatırlıyorum; yanılmıyorsam İTU’den yeni mezun olmuş bir genç, kendisini öven bir gazete ilanı vermişti. Bu bir yöntem olabilir. İkincil olarak CV’nizi hazırlayıp firmalara göndermekte kendinizi pazarlama yönünde kullandığınız bir reklam türüdür. Bir başkası da, piyasada tanınmaktır. Peki bu nasıl olur, piyasada tanınmak?


Piyasada tanınmak kulaktan kulağa duyulmak ile mümkün olur. Peki siz, yeni yetme bir mezun olarak nasıl olacak da kulaktan kulağa, dillerde dolaşan bir ürün haline geleceksiniz? İşte bu da işin büyüsü. Word Of Mouth (ağızdan ağza pazarlama tekniği) adı verilen bu büyü sizi birinin kelimeleri ile diğerinin düşüncelerine taşır ve orada yer etmenizi sağlar.
Her ne kadar kullanılan reklam türleri sektörden sektöre değişiklik gösterecek olsa da, pazarlama teknikleri içerisinde en etkili yöntem WOM yöntemidir. Öyle ki her sektöre uyan esnek yapısı ile kabiliyetli bir sistem ve yenilikleri kabulleniş şekli ile de en göze çarpanıdır.
Kimse, parasını ödeyip de daha sonradan edindiğine pişman olacağı bir ürüne yatırım yapmak istemez, yani parasını boşa harcamak istemez; akıllıca değildir. Ve her piyasada güvenilirlik daima en önde göze çarpması istenen özelliktir. Şimdi örnekleyelim: Bir ev hanımısınız. Raflara yeni bir ürün gelmiş: temizlik maddesi. Leke çıkartıcı ve aynı zamanda da renklilere zarar vermiyor. Ne yapmaya karar verirsiniz? Koca şişeyi alıp eve götürmeyi ve en sevdiğiniz kırmızı kazağınızın üzerindeki lekeyi çıkartmak için üstüne boşaltmayı mı yoksa kapı komşunuz Hatice hanımın bu yeni temizlik malzemesini deneyip denemediğini öğrenmeyi mi? Hatice hanımın görüşleri sizin için ne ifade edecek: Öncelikle, ürünün denenmiş olduğunu söyleyecek. Daha sonrasında ondan etkili olup olmadığı sonucuna varmanızı sağlayacak. Ve en sonunda da sizi, kırmızı kazağınız üzerindeki lekeden kurtaracağını söyleyecek ve siz de ertesi gün markete gidip elinizi o rafa uzatacaksınız.
Şimdi ne oldu? Ürünün TV ekranlarında reklamının yapılması demek sadece belli bir kesimin markete gidip o ürünü sırf reklamından ötürü tereddütlü olarak denemesi anlamına gelir. Fakat, bu ürünün insanın ihtiyaçlarına cevap veriyor olduğunun bir tüketici tarafından bir başka tüketiciye aktarılması demek TV ekranında dönen reklamın onaylanması ve tüketiciyi o ürünü tüketmeye ikna etmesi demek.
Gördüğünüz gibi WOM yöntemini iki şekilde inceleyebiliriz: bir, varolan pazarlama yöntemini desteklemek; iki, kendi başına bir pazarlama yöntemi olmak. Bir üstte verdiğim Hatice hanımın deterjanı örneği varolan reklamı destekleyici özellikteki WOM idi. Şimdi bir de kendi başına bir pazarlama yöntemi olan WOM u örnekleyelim:
Yakın bir zamandan, güncel bir örnek: Magnum’u herkes bilir. Özellikle dondurma ve çikolatanın müptelası olan, benim gibiler. Şimdi, bu Magnum, dondurma yapmaktan vazgeçmemiş üstüne üstlük adamı çileden çıkartacak başka bir şey daha yapıp bir de çikolata üretmeye başlamış. Ben, bunu öğrendiğimde sanırım 2006’nın kasım ayındaydık. Pek tabii ki gittim ve hemen bir tane aldım. Kuytu bir köşe bulduktan ve kimsenin elimden almayacağına emin olduktan sonra paketini açıp bir lokmada atıverdim ağzıma. Ne hissettiğim konusunda yorum yapmayacağım, başlarsam imkanı yok bu yazı bitmez. Ama şu kadarını söyleyeyim, piyasada varolan tüm çikolataların tadını bilen biri olarak, bir eşine daha o güne kadar rastlamamıştım. Ve pek tabii ki adını dilimden düşüremedim çikolatanın. Çoğu market henüz ismini dahi bilmiyordu ve sadece büyük marketlerde, sınırlı sayıda bulunuyordu. Anladığım kadarıyla Magnum, tüketicisinin nabzını ölçmek istemişti. Benim çığlıklarımı duydular tabii, o başka. Uzun süre hiçbir reklamı yapılmadı. TV reklamlarını özellikle takip ettim fakat ne orada ne de başka bir yerde reklamı yoktu. Fakat birkaç ay sonra öyle bir hal aldı ki herkes ismini biliyordu. Ve şu an tüm ufak marketlerde bile bulabileceğiniz bir ürün halini aldı. Şimdi ne oldu? Öncelikle Magnum firması büyük bütçeli reklam masraflarından kurtulmuş oldu. Bunun yanında ürünün iyi olması ile talebi arttırdı ve altı ay gibi bir sürede çoğu zaman “yok satarak” karını maksimum seviyede tutmayı başardı. Peki müşteri? Müşterinin de ağzı kulaklarında … hepimiz çok memnun kaldık.
İş piyasasına geri dönersek, orada da benzer şekilde örneklemeler yapmamız mümkün: Eğer ki CVnizi bir firmaya göndermiş iseniz kendi pazarlamanızı bir biçimde yapmış olursunuz. Ve, eğer firmanın insan kaynakları bölümü sizin adınızı güvendiği bir kaynaktan işitirse bu, ürüne yani size karşı bir güven ortamının oluşumunu sağlar. Diğer yandan, eğer ki başarılı bir ürünseniz, yani piyasaya arz edilmiş ve başarılı olduğunuzu göstermiş-beğeni toplamış iseniz, adınız duyulmaya başlar. Böylece size olan talep, ürünün iyi olmasından ötürü artar.
Peki şimdi ne düşünüyorsunuz, “reklam gerektirmeyen ürün” diye bir şey var mıdır?




Kategori:

Strateji Üzerine

Ne yazık ki (!) “Aliye” ve türevlerinden olan dizilerden bir türlü haz almayı öğrenemedim bu zamana kadar (!). Aslında, bu duruma epey üzülüyorum. Şimdi neden diye soracaksınız, şu nedenle, hemen anlatayım; insanlar, “dizi günleri”ni takip eden gün, akşam izledikleri hakkında yorum yapıp ondan sonra da üzerine takip edemediğim diyaloglar geliştirirken onların konuşmalarına suratımda o anlayamadığım, konudaki yabancılığımdan ötürü duyduğum sıkıntıdan ötürü yerleşmiş olan gülümseme ile bakakalıyorum. Diyaloga bir yerinden, bir şekilde tutunup da giremiyorum. Öyle ki, bir an girsem ikinci anında konu yine izlenmesi gereken bir bölümüne denk geliyor ve ben izle(ye)mediğim için konunun dışına itilmiş oluyorum.

Şimdi şunu da soracaksınız, durup dururken bu “Aliye” konusu nereden açıldı. Aslında durup dururken açılmadı. Her ne kadar “Aliye” rüzgarı TV ekranlarında dinmiş olsa da ismini değiştirip yeniden önümüze sürülen “konak dizi”leri var. “Mafya” sever aksiyonlar da popülaritesini koruyor. 2007’ye yeni bir “Kurtlar Vadisi” kasırgası damgasını vuracak… İşte, bunları bu şekilde sıralayıp, çeşitlendirebiliriz (!).

Reklamlarında ya da gazetelerdeki sayfalarda tanıtımlarını görüyoruz diziler hakkında: “onlar da içimizden, sıradan, bizim-sizin gibi insanlar”, “öykülerine ortak olalım”… Ben, şunu merak ediyorum, niçin o sıradan insanlar sürekli bir aşk üçgeninde ya da sürekli bir “ölüm kalım” savaşı veriyorlar? Niçin mutlaka birileri her daim ağlıyor? Sıradan insanlar böyle mi?!

Bu sanal dünyada olanları masaya yatırıp bunları teorilerden ibaret sandığımız ders kitaplarındaki o kalıplara soktuğumuz zaman şöyle bir sonuç veriyorlar: Alışkanlıklarımız, TÜKETİM CANAVARLARI olduğumuzu işaret ediyor. Bu örnekte olduğu üzere diziler de bunun masum duran dev kanıtları. O, haftada bir izlenilen dizilerin aslında markete ya da mağazaya gidip satın aldığımız diğer mallardan hiçbir farkı yok. Tümü de arz-talep döngüsüne oturmuş, insanlar onları talep ettikçe üretimlerine devam edilecek ürünler. Ve, ne yazık ki, Türk halkı “bunları” talep ediyor yapımcılardan. Bu talep doğmasa, ortadan kalksa; yapımcı, talep edilmeyeni arz ettiğinden ötürü meteliksiz kalıp çok daha farklı şeyler üretmeye başlar –ki para kazanabilsin. Kimileri de şu savunmayı yapıyor: “bizlere dayatılanlar bunlar”. Ben, bu düşünceyi dillerine dolayanları da biliyorum. Kusuruma bakmayın; ama o insanlar, zayıf olduklarını kabullenemeyecek kadar aciz olanlar. Kanımca “dünyayı ben mi değiştireceğim!” diyen ile diğer cümleyi sarf eden arasında bir ayrım gözetilemez.

Herkes, yaratılışından ötürü özeldir, tektir. Ve herkesin bir yaratılma amacı vardır ve bir de diğer hiç kimsede olmayan bir özelliği. Başka hiçbir nedenle olmasa da sırf bu nedenle bir şeyleri değiştirebilme gücüne sahiptir. Bana göre, Tanrı’nın yarattıkları olarak, bize vermiş olduğu aklı kullanmamak kadar mantıksız başka bir şey yoktur. Tüm dinleri, tüm kitapları birbiriyle topla, üst üste koy, çarp, böl; sonuç hep aynı: AKLINI KULLAN. Doğru yolu o sana bulduracaktır. O halde, niçin kendimizi sıradan sayalım! Niçin bir başkası ile birmişiz, aynı hayatı paylaşıyormuşuz, aynı şeyleri yaşayabilirmişiz gibi düşünelim! Neden, farklılığın yarattığı bir toplum olmaktansa aynılığınki olalım!

Tüm dünyaya karşı küçücük mü kalıyorum? Varsın böyle olsun, ben böyle varolabilirim, başka türlü değil. Hayal mi kuruyorum? Hayal etmeden yola çıkamazsın, varacağın noktan olmaz, çemberinin çapı genişlese de yine de çemberdesindir. Niçin biraz da bilimkurgu okumuyoruz ya da yapmıyoruz ve izlemiyoruz!

Tekrar çocuk olabiliriz.

Kategori:

1 Mart Sana Söylüyorum, Su Hayattır

Mart ayının hayatımda her zaman yılın diğer on bir ayından farklı bir yeri olmuştur. Belki bu ayda doğmuş olduğumdan (doğum günümü hatırlatmak gibi olmasın), belki de bu ayla birlikte mevsim değiştirip bahara başlamamızdan olsa gerek, kendimi diğer on bir ayda olmadığım kadar olumlu bakar bulurum her şeye. Bir de bunların yanında daha çok konuşurum.

Bu sene mart ayına Mert’in yazısını okuyarak başladım.

Bilmiyorum siz de insanın bir süre sonra ismi ile ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu düşünüyor musunuz. Davranışlarının, düşüncelerinin ve hayata katılışının ismi ile paralellik gösterdiğini hiç düşündünüz mü? Bun ben, kendimden örnek verebilirim. Bir pınar için düşünebileceğiniz herhangi bir şeyi benim için de düşünmeye çalışın ve sorun, aynı cevapları bulabilecek misiniz? İçinizde buna cevap verecekler varsa küresel ısınmanın beni nasıl etkiliyor olduğuna da cevap bulacaklardır.

Burada uzun uzadıya nedenlerinden, ne olduğundan, nasıl olduğundan, kimlerin parmağı olduğundan bahsetmeyeceğim. Bilgilenmek isteyenler zaten çok daha önceden konu hakkında temel bilgilere ulaşmışlardır. Diğerlerinin ise bencilliği yazdıklarımı okurken dahi sürmekte olduğundan onlara dokunmama kararı aldım.

Bundan 14 yıl önce de bu konu hakkında kitaplar yazılıyor, makaleler yayımlanıyordu. O zamandan bugünü görüyorlar, olabilecekleri bir bir anlatıyorlardı. O gün yazılanların, söylenenlerin bir bir karşımızda olduğu bugün ise bundan sonraki 100 yıl için kitaplar yazılıp makaleler yayımlanıyor. Evet, yeryüzündeki su kaynakları tükeniyor. Evet, dünyamızı öldürüyoruz. Evet, korkmalıyız. Ve evet, belki biz görmeyeceğiz, çoktan ölüp gitmiş olacağız ama ihmal olamayacak olan bu BENCİLLİĞİMİZİN faturası dünyamıza kesilecek.

Canınızı mı sıktı, bunalttı mı sizi bu yazdıklarım? İyi o halde, amacına ulaşmış demektir. Çünkü herhangi bir şekilde sizde yer etmesini diliyorum, nasıl olduğu önemli değil.

1 Mart’ı geride bıraktık. Küresel ısınma karşıtı eylem hakkında izlenimleriniz neler oldu bilmek isterim. Ben, minik bir deli olarak o saatlerde kendimi İstanbul sokaklarına atmış bulunuyordum. Merter trafiği yine tıkalıydı ama insanlar direksiyon başındaydı. Trafiği tıkayan da eylem değil, yoldaki kaza idi. Gün boyunca birçok insanla konuştum. Eylemden haberi olmayanlar da vardı içlerinde ama ben onlarla konuşurken geçiştirmeye çalışan bakışlarla kaçacak yol arayanlar da oldu. Ne de gereksiz bir konuydu şimdi bu konuşulacak, 5 dakika kapatıp da ne olacaktı. Benim 5 dakikamla ne değişecekti! Böyle düşünen sen, sana bir şey söyleyeyim mi, ne olacağını – neyin değişeceğini asla göremeyeceksin sen!