Değişmekte olan dünyada, aslında, yaşanılacak olan gelecek yaşanılmış olan geçmişin ardından onu izler. Bir başka değişle, tarih sürecinde sonuç olarak yaşadığımız bugün, neden olarak gösterebileceğimiz ve yaşanılmış olan dünün devamıdır. Bu, ‘mikro’ anlamda tek tek bireylerin hayatlarında da; ‘makro’ anlamda toplumun hayatında da geçerliliğinden şüphe duyulmayacak bir denklemdir. Bu bağlamda bakıldığında 1930ların Amerika’sı zamanında yaşamış olan Keynes’in getirdiği makro tabanlı ekonomik açılımlar önemli bir örnek teşkil etmektedir.
1930ların Amerika’sının kendini içinde bulduğu Great Depression dönemi, Amerika’nın ekonomik ve sosyal anlamda uzun soluklu bir depresyon yaşadığı dönemdir. 1930lara değin insanların tüketim alışkanlıklarının ve market içindeki dengelenmelerin tek tek bireylerin alışkanlıkları ve davranışlarıyla açıklandığı mikro-ekonomi teorileri, Keynes’in gözlemleri sonucunda yeni olan, makro-ekonomi teorilerinin doğmasına öncülük etmiştir. Adından da anlaşıldığı üzere, 1930ların Amerika’sının içinde bulduğu depresyon döneminden onu çıkarmaya yeterli olmayan birey tabanlı teoriler yerine toplum ve devlet bir bütün olarak incelenmiş ve çözümler üretilmiştir.
Makro-ekonominin doğuşuna yol açan 1930 Amerika’sı örneğinden de gördüğümüz gibi, tek tek bireylerin davranışları üzerinden giderek toplumun içinde bulunduğu durumu doğru olarak yorumlamak ve gerektiğinde çözümler üretmek mümkün olmamıştır. O halde herhangi bir ulusun, bir devletin, bir kıtanın tarihini dünyanın geri kalanından ayrı bir şekilde oluştuğunu düşünmek doğru olmayacaktır. Çünkü tarih sürecinde her toplum bir diğer toplumla, her devlet bir diğer devletle, her kültür bir diğer kültürle ve hatta her akım diğer başka bir akımla etkileşim içindedir. Ortaçağ Avrupa’sının Doğu’dan geri kalmışlığının sonucu olarak Doğu’nun sahip olduğu zenginlikleri elde etmek amacıyla ilk Haçlı Seferleri’nin ortaya çıkışı bu etkileşime, neden-sonuç ilişkisine bir örnek olarak gösterilebilir. Tıpkı Orta Çağ’ın Renaissance’ı hazırlaması ve Renaissance’ın ruhunu, tarihte kendinden yüzyıllar önce varolmuş Antik Yunan Uygarlığı’nda bulması gibi. Ursula
Le Guin’in, Eflatun’un ‘Devleti’nden haberi olmasaydı belki de Mülksüzler’i yazamayacaktı(?). Ve, bugün Marx’ı okumamış olsaydık Franz Kafka’nın ‘Dava’sını da çözememiş olurduk.
“Geçmişini bilmeyen bir millet geleceğini de bilemez.” Tüm bu nedenler ve örnekler ışığında söyleyebiliriz ki, bir dönemi anlamak için o dönemin takip ettiği, ardında kalan ve onun şekillenmesine neden olan tarihi bilmek gerekir –ki, günümüzü, içinde yaşadığımız zamanı ve koşulları anlayabilelim ve en önemlisi geleceğimize şekil verebilelim.
Böylelikle, Marx’tan ve onun demokrasi anlayışından bahsetmeden önce Marx’ı Marx yapan tarihten bahsetmenin gerekliliğini kavramış olmalıyız. Bu nedenle öncelikle Marx’ın demokrasi anlayışının doğmasına neden olan Batı demokrasisini anlamamız, onun üzerinde durmamız gerekmektedir.


Antik Roma İmparatorluğunun yıkılmasının ardından Avrupa’da kısa süreli Charlemagne Krallığı’nın hükümdarlığının da bitmesi ile birlikte Avrupa yüzyıllar boyunca herhangi bir imparatorluğun varlığına şahit olmamıştır. Dağılan Charlemagne İmparatorluğundan geriye kalan ise “feodalite” dediğimiz toplum düzeni olmuştur. Feodalitenin ve feodal düzenin ana hatlarıyla ortaya çıkması ise Orta Çağ’ın ikinci yarısı olan 10. yüzyıla denk gelmektedir.
Feodalite çeşitli nedenlerden ötürü doğuyor olsa da bunların en önemlisi Akdeniz’in Doğu ve Batı kıyılarının İslam egemenliği altına girmiş olması olarak gösterilir. Bu kıyıların İslam egemenliği altına girmesi ile birlikte Doğu ile Batı arasında hem ticari hem de kültürel anlamda hayati rol oynayan ticaret yolları, Avrupa ülkelerine kapanmış olur. Bunun sonucunda Avrupa’nın ekonomisi kendi içine kapanır ve Avrupa tarım uygarlığına dönüşür. Bu da feodal üretim sisteminin filizlenmesine yol açar.




Feodalitenin ortaya çıkmasına bir diğer etken ise, barbar istilaları ile merkezi otoritenin iyice zayıflayarak parçalanması ve devletin birliğinin zayıflayan merkezi otorite ile birlikte ortadan kalkması olarak gösterilebilir. Merkezi otoritenin zayıflaması ile birlikte ülkeler, “senyörlük” adı verilen birçok küçük kara parçasına bölünmüştür. İstilaların yaratmış olduğu bu güvensiz ortamda ise insanlar, gücünü kaybetmiş bir merkezi otoriteye değil, bu senyörlüklere sahip olan senyörlere sığınmaya başlamışlardır.
Saydığımız nedenlerden ortaya çıkmış bu feodal düzen, bu düzeni oluşturan sınıflar arasında toprağın işlenmesi esasına dayalı olmasından ötürü aslen bir üretim biçimi olarak da nitelendirilebilir ve hiyerarşik düzeni bir piramide benzetilebilir. Piramidin en üstünde senyörler bir altında senyörlerin vassalleri, onların da altında vassallerin serfleri bulunmaktadır. Bu piramitte vassal ile senyör arasındaki düzen “fief” sözleşmesi ile belirtilmiştir. Fief sözleşmesine göre, senyörler sahip oldukları topraklar üzerinde vassallerine egemenlikler verebilirler bunun karşılığında ise onlardan sorumlu olurlardı. Aynı zamanda vassaller kendilerine bağlı bulunan sefleri ile ilişki içindelerdi; ama senyörlerin vassallerin himayesinde bulunan serflere karışma hakkı yoktu. Temel ilke, “adamımın adamı benim adamım değildir” olarak belirtilmiştir.
Bu düzende vassalin yardım ve danışma gibi iki ayrı görevi bulunmaktaydı. Yardım, askeri amaçlı yardım olarak ortaya çıkarken danışma da, vassallerin görüşlerinin senyörler tarafından dinlenmesine denir. Vassaller bu amaçla, concillium adı verilen bir topluluk oluşturmuşlardır.



Feodal düzeni en iyi örnekleyen o zamanki Fransa’dır:
Fransa’da Kapet sülalesinin kralları aynı zamanda bütün Fransa’nın da kralı olduğundan tüm senyörlerin başı olarak kendilerine yer buluyorlardı. Diğer senyörler ise Fransa kralının vassalleri konumundaydılar. Fakat Fransa kralı diğer fief sahiplerinin egemenliği altında yaşamakta olan halka karışamazlardı. Tıpkı sıradan, küçük bir senyörlükte olduğu gibi krallıkta da fief sözleşmesinin geçerliliği sözkonusuydu. Kralın, bu diğer senyörlerle olan ilişiği daha sonra temsili rejimin doğmasına neden olacağı için önem taşımaktadır.
Zamanla kentlerde zanaatların ve ticaretin gelişmesiyle yeni bir sınıf ortaya
çıkmıştır: Bujuvazi. Bu sınıfın zenginliği, feodal sistem içerisinde var olan diğer sınıfların zenginliği gibi toprak ile değil üretim ve ticaret ile ölçüldüğünden diğer sınıfların sahip oldukları ayrıcalıklardan yararlanamıyorlardı. Fakat, bu sınıf, feodal düzende yavaş yavaş gelişerek ekonomik ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçirdikten sonra toplumun yapısını feodal düzenden kapitalist düzene değiştirmiştir. Ve kendi ideolojisi olan liberalizmi de yaratmıştır.
Liberal terimi, bugünkü kullanıldığı anlamına her ne kadar 19. yüzyılda aydınlanma çağından sonra kavuşmuş olsa da aslında temelinde 14. ve 15. yüzyılda başlayan Renaissence’ın sonucu olarak doğan reform hareketlerinin özgürlük arayışı bulunmaktadır. Reform hareketleri öncelikle Papa’nın otoritesine karşı çıkmaktadır ve bunu yaparken amacı, aklı yaşam içinde aktif olarak özgür kılmaktır.
Şüphesiz ki liberal ideolojinin yapıtaşı 17. yüzyıldaki John Locke’un düşünceleri ile etkilediği 18. yüzyıldaki Fransız düşünürlerdir. Bu dönemdeki Voltaire ve Diderot gibi aydınlanma düşünürleri aklın dostudurlar; ilerlemeye, insanın insan olarak değerine ve de özgürlüğe inanmaktadırlar. Önyargılara, dogmatik inanışlara karşıdırlar. Tanınan ayrıcalıkları ve eskimiş demokrasiyi eleştirmektedirler. Bu dönemdeki Montesquieu’ya göre, bir toplum için amaç bireylerin özgürlüğüdür. Bunun karşısındaki en büyük sorun ise despotluktur. Despotluktan kurtulmak ve özgürlüğü sağlamak içinse güçler ayrılığının sağlanması gerekmektedir. Rousseau ise insanların önceden doğal bir yaşam sürdürdüklerini, o zamanlar özgür ve mutlu olduklarını ama artık doğal yaşama döneminin mümkün olmadığını söylemiştir. Bugün, hükümleri bozulmuş toplum sözleşmesine eski değerini ve gücünü vermek gerektiğini savunmuştur. Bunun yolunun da yönetimi halka vermekten geçtiğini belirtmiştir. Rousseau bu dönemde, egemenliğin halkın olduğunu savunmaktaydı.
Tüm bu düşünürler ve düşünceleri Fransız Devrimi’ne önayak olmuştur. Devrimde, Fransız Aristokrasi’sinin uzlaşmaz tutumu büyük burjuvazinin küçük burjuvazi ve emekçi halkla işbirliği yapmasına ve bu kitlelerle işbirliği yaptıkça da onların isteklerini bir ölçüde yerine getirmesine yol açmıştır. Ve böylelikle 19. yüzyılda ortaya çıkacak olan “proletarya diktatörlüğü” kavramının temelleri 1789’da atılmıştır.
İngiltere, Amerika ve Fransa’daki devrimler gerçekleştirildiklerinde Batı demokrasisi, daha sonra Marx’ta da ortaya çıkacağı gibi, burjuva için bir demokrasi idi. Örneğin, İngilizlerin 1215 tarihli Manga Carta’sı o dönemde kralla baronların haklarını düzenliyordu; fakat 19. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkartmış olduğu işçi sınıfı emekçi halkla birlikte özgürlüklerini kullanmak istediğinde bunun mümkün olmadığını, çevresinde bunu engelleyen bir sürü nedenin onu kuşatmış olduğunu görmüştür. O zamandan sonra işçi sınıfını tarih sahnesinde demokrasinin gelişmesinde önemli yeri olan bir topluluk olarak görmeye başlarız. İşçi sınıfı, bir yandan sosyalizmi ve onun demokrasisini gerçekleştirmeye çalışırken bir yandan da varolan burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletmiştir. Ve bu gelişmenin ışığında şunu söylemek yanlış olmayacaktır ki, bugünkü anlamda Batı demokrasisi, sermayenin egemenliğine karşı verilen mücadelenin sonucunda ortaya konmuştur. Dolayısı ile bu demokrasinin burjuvaziden çok işçi ve diğer emekçi kitlelerin burjuvazi sınıfına karşı verdikleri savaşımın eseri olduğunu savunmak aynı ölçüde doğru olacaktır.
Liberalizmin ideolojisi, Batı demokrasisinin egemen ideolojisi olmasından ötürü bu kavramı içselleştirmek Batı demokrasisini ve daha sonra da Marx’ı anlamak için, Marx’ın düşüncelerinin kaynağını anlamamızı sağlayacaktır.
Diyebiliriz ki, liberalizmin biri iktisadi diğeri de siyasal olmak üzere iki yüzü vardır. İktisadi liberalizm, adından da anlaşılabileceği gibi, girişim ve ticaret özgürlüğüdür ve özgürlüğü, üretim araçlarının özel mülkiyetinin özgürlüğüne dayanmaktadır. Siyasal liberalizm düşüncesinin temelinde ise çoğulculuk kavramı yer almaktadır.
Batı demokrasisinin önde gelen özelliği toplumda değişik düşüncelerin varlığını ve bu düşüncelerin yaşama hakkını tanımasıdır. Bunun için verilebilecek karakteristik bir örnek Kuzey Amerika’ya yerleşmiş olan batılıların kurdukları ve yaşatmakta olduğu anlayış olsa gerek. Batı demokrasisine çoğulcu demokrasi denmesinin nedeni de bundan kaynaklanmaktadır. Denilebilir ki çoğulculuk, siyasal liberalizmin özüdür.
Genel katılma ise Batı Demokrasisi’nin çoğulculuk ilkesinden sonra gelen bir başka ilkesidir. Bu, düşünceler arasındaki diyalogun tüm halkın oluşturduğu bir ortamda olmasını öngörür. O düşüncelerden hangisinin iktidara geçebileceğine de halk karar vermelidir. Katılma hakkı, belli bir “forum”a ait olmamalı, genel olmalıdır. Bu da bizi, yüzyıllarca uğruna savaşım verilmiş genel oy ilkesine götürür. Genel oy ilkesi ise; ırk, cinsiyet, iktisadi varlık ya da düşünsel yeterlilik gibi kayıtlarla sınırlandırılmamış oy hakkı anlamına gelir.
Bunlara ek olarak bahsedilmesi gereken bir diğer önemli ilke ise çoğunluğun yönetme hakkıdır. Demokraside karar halkındır ve halk kararını seçimle verecektir. Bu hususta da yine çoğunluk esas alınacaktır.
Batı Demokrasisi’ne, Batı Demokrasisi’nin temeline ilişkin eleştiriler neden varolmuştur peki?
Her ne kadar Batı Demokrasisi’nin teorideki ilkeleri iş görür gözüküyor olsa da uygulandığı kapitalist ülkelerde gerçek hayatta yaşananlar ile teoriler birbirinden farklılık göstermekte, teoriler kağıtlar üzerinde yazılı olarak kalmaktaydı. Buna en çarpıcı örnek ise Batı demokrasisinin iktisadi demokrasiyi siyasal demokrasiye feda etmesidir. Oysa, iktisadi özgürlük varolmadan siyasal özgürlük varolamaz. Toktamış Ateş’in de belirttiği gibi, gerek kişi olarak, gerek topluluk olarak özgür olan iktidarı olandır ve bir topluluk ancak özgür olduğu zaman bir düzen kurabilir. İktisadi özgürlük olmadan siyasal özgürlük de varolamayacağına göre bu, Batı demokrasisi için bir sorun niteliğindedir. Ayrıca siyasal demokrasi da sosyal demokrasiden ayrı olarak düşünülemez. Günlük yaşamda özgürlüklerin biçimsel birer kavram olarak kalması, zenginliklerin belli ellerde birikmesi teorilerde savunulanlara ters düşmektedir. Bunlara çare olarak siyasal demokrasinin yanında sosyal demokrasiyi de gerçekleştirmek için çeşitli önlemlere başvurulmuştur.Marksistler ise bu önlemlere bakarak onları, asıl sistemi yani kapitalizmi ayakta tutmak için başvurulmuş ayarlamalar ve aldatmalar olarak nitelendirmektedirler.

Devlet, insanların toplum yaşamında başvurdukları bir örgütlenme biçimi olarak tanımlanabilir. Bu zamana kadar devletin kökeni hakkında burjuva görüşü ve Marksist görüş olmak üzere iki görüş atılmıştır. Burjuva görüşüne göre, her toplumun bir düzene gereksinimi vardır ve toplumun bireyleri arasında bir anlaşmazlık çıktığında yansız bir kişi, bir hakem bu anlaşmazlığı çözmelidir. Devlet ise bu çözümü getiren, toplumda asayişi sağlayan bir araç ve hangi sınıftan olursa olsun bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözen yansız bir kişidir. Genel yararın doğurduğu devlet aynı zamanda genel yararın da temsilcisidir. Marksist görüşe göre ise devlet, öyle burjuva ideolojisinin ileri sürdüğü gibi toplumun dışında ve üstünde değildir. Devletin kökeni, toplumun yapısında, toplumda görülen en temel uyuşmazlıkların içinde aranmalıdır: sınıf uyuşmazlıklarının.
18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi ile birlikte üretim tekniklerindeki değişiklikler toplumun çatışan bu sınıflara ayrılmasında önemli bir rol üstlenmektedir. Mülkiyet kavramının özelleşmesi ile toplum, çıkarları birbirleriyle uzlaşmaz sınıflara bölünmüştür. Ve bu sınıflar arasında üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan ötekini sömüregelmiştir. Ve devlet, sınıflı toplumlarda, hele hele kapitalist toplumda üretim araçlarını ve giderek iktisadi üstünlüğü elinde bulunduran sınıfın sömürdüğü sınıf üzerindeki egemenliğini sürdürmesi için bir araç olarak egemen sınıfın elinde parlamıştır. Yani, burjuva ideolojisinin savunduğu gibi bir hakem olmaktan çok, doğrudan doğruya bir baskı aracıdır. İşte Marksizm Batı demokrasisini bu nedenle sıkı bir eleştiriye tabi tutar ve yerine yeni bir demokrasi önerir.
Marksizme göre Batı demokrasisi burjuvazinin feodaliteye karşı kazanmış olduğu zaferden sonra kurmuş olduğu bir rejimdir. Tıpkı kapitalist üretim biçiminin feodal üretim biçiminden daha ileride bir aşamayı temsil etmesi gibi Batı demokrasisi de, monarşiden daha ileride ve daha üstün bir nitelik taşımaktadır. Fakat, işçi sınıfının ortaya çıkması ile birlikte Batı demokrasisinin anlamının ve görevinin farklılaştığı aşikardır. Marx’a göre bu yeni aşamada Batı demokrasisi gerek özgürlük, gerekse siyasal iktidarı örgütlendirme teknikleriyle aslında burjuvazinin çıkarlarını savunma amacını taşır. Bu nedenle de Batı demokrasisinde gerçek özgürlüğün varlığından söz edilemez. Marx, Batı demokrasisinde hüküm sürenin gerçek bir demokrasiden çok biçimsel bir demokrasi olduğunu savunur. Zaten Marksist düşüncenin temelinde de buna karşı çıkış yer almaktadır.
Devlet, kurumsal yaşayış ile özel yaşayış arasındaki genel ve özel çıkarlar arasındaki çelişkinin üstüne kurulmuş olduğundan ötürü, yönetim kendini biçimsel ve olumsuz bir çalışma alanı içinde sınırlamak zorundadır. Bu da, görüldüğü üzere demokrasinin teorik anlamından çok daha farklı bir anlam kazanmasına yol açmaktadır. Devlet, kendini yok etmeden yarattığı çelişkileri ortadan kaldıramaz; çünkü kendisi de bir çelişkiye dayanmaktadır.
Marx’a göre insan doğuştan iyidir. Onun ahlakını bozan ise kapitalizmdir. Bu, varolan kapitalist süzen değiştiğinde insan iyi yönünü tekrar görebilecektir. Marx’a göre kapitalizmin kişiyi bozma nedeni bireyciliğe dayanmasıdır. Ve, modern sivil toplumun bireyciliğe dayanıyor olması sosyal bir varlık olma açısından insanı bozar. Bu anlamda bireycilik, kişiyi tüm sosyal ilişkileri sadece kendi özel çıkarlarına yönelmiş bir model şeklinde ortaya koymaktadır, kişinin ana amacı olarak bireysel varlığını dikkate almaktadır. Bireye, kendini toplumu kendi dışında ve formal bir varlık olarak sunmaktadır.
Tüm bunlara bakılarak söylenebilir ki, Marx’ın gerçek demokrasisi gerçekleşmemiştir. Gerçekleşebilmesi ise işçi sınıfının sosyalizmi gerçeklemesine bağlıdır. Her ne kadar Batı demokrasisi biçimsel bir demokrasi olarak hüküm sürse de, işçi sınıfının sosyalizmi gerçekleştirebilmesi için gözardı etmemesi gereken bir realite olarak varolmuştur. Çünkü, işçi sınıfının gerçek demokrasiye can verebilmesi için kazanılmış mevzileri sonuna değin savunması gerekmektedir. Tıpkı burjuvazinin ve ideolojisi olan kapitalizmin feodal düzen içinde yavaş yavaş yeşermesi gibi işçi sınıfının da gerçek demokrasiyi ortaya çıkartması için varolanın içinde bulunması, sınırlarını iyi bilmesi gerekmektedir. Bu çıkarım, Marx’ın tez, antitez ve sentez düşüncesinin uygulamasının sonucunda elde edilmektedir. Bilindiği üzere Marx’a göre her tez kendine bir antitez ve bu tez ile antitez de kendine bir sentez yaratır. Bu, tıpkı feodalitenin kendine antitez olarak burjuvaziyi, bunun sonucunda da sentez olarak kapitalizmi yaratmasında olduğu gibi işler. Ve Marx’a göre burjuvazi kendine antitez olarak yaratacağı proletarya ile gerçek demokrasiyi sentez olarak ortaya koyacaktır. Bu da öncelike sosyalist topluma daha sonra da komünist topluma ulaşmakla mümkün olacaktır. Bu aşamaya varmak ise ancak bir devrim ile olanaklı kılınacaktır. Bu bağlamda bakıldığında işçi sınıfının kapitalist düzende devrim öncesi mücadelesi önemli bir yer teşkil etmektedir.
İşçi sınıfı demokrasi mücadelesi içinde olgunlaşır ve kendini eğitir. Burjuvazinin özü bakımından demokrasi ile çeliştiğini kavrar. Burjuvazinin özgürlükleri gasbettiğini, burjuva demokrasisinin özgürlüklerinin sınırlarını daha da daralttığını kavrar ve eylem birliği içerisinde, geniş tabanlı eylemlerin önemli olduğunu kavrar. Bu da sınıf mücadelesinin temel kuralını ortaya koyar.
Marksizme göre, burjuvazinin iktidarının bir devrim ile yıkılmasından sonra işçi sınıfının kendisi egemen duruma gelecektir ve devrimle beraber proletarya diktatörlüğü başlayacaktır. Proletarya diktatörlüğü ise, proletaryanın kimse ile paylaşmadığı, bölünmez ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidardır. Burada sözü edilen gerçekten bir diktatörlüktür. Madem ki devlet, bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde elinde tuttuğu baskı aracıdır o halde bu iktidar olsa olsa diktatör bir iktidar olabilir. Marksistlere göre ise bu yeni bir şey değildir çünkü devlet hep bir diktatörlük olmuştur. Ve proletarya da kendi iktiadrını güçlendirmek, düşmanlarını ortadan kaldırmak için bu diktatörlükten yararlanacaktır. Ne var ki bu diktatörlük aynı zamanda demokratik bir diktatörlüktür de. Demokratikliği ise devlet iktidarının çoğunluğun olmasında ve bu çoğunluğun çıkarlarını burjuvazinin iktidarına dönüş girişimlerine karşı savunmasında bulur.
Marksizme göre, azınlık ve çoğunluk kavramlarından birincisi sömürenler sınıfı ikincisi ise sömürülenler sınıfıdır. Batı demokrasisi ise, iktidar karşısında azınlığın haklarına yer verir ve onun haklarını tanır. Sömürülenlerle sömürenler yani azınlıklarla çoğunluk hiçbir zaman birbirine eşit olamayacağı için ister istemez Marksist demokrasi eşitliğe dayanmayacaktır. Bunun iki nedeni olabilir: İlki, işçi sınıfı iktidarı ele geçirmiş olsa da uzun bir süre burjuvaziden daha aşağı bir düzeyde kalacaktır. Çünkü burjuvazi uzun bir süre boyunca konumundan faydalanmış ve siyasal ve iktisadi bir formasyona erişmiştir. Henüz iktidarı elde etmiş olan işçi sınıfı ise ezilmiş, cahil, korkak ve dağınık bir kitledir. Bu nedenle Lenin’in de belirttiği gibi proletaryanın diktatörlüğünde hukuksal ya da biçimsel bir eşitlikten söz edilemez. İkinci nedeni ise işçi sınıfının burjuvaziyi bir ülkede yenmesi burjuvaziyi yine de güçlü kılacaktır; çünkü bir ülkede yenilmiş olan burjuvazi diğer ülkedeki kaynağı ile beslenecektir. Böylece Marksizme göre demokrasi sosyalizmden komünizme geçiş sürecinde eşitliğe dayanmaz.
Madem ki kapitalizmi ve onun sahibi olan burjuva sınıfını tasfiye zorunluluğu vardır o zaman çok partililiğe gerek yoktur. Varolacak olan rejim tek partili olacaktır. Ve bu tek parti, işçi sınıfının en bilinçli öğelerini içinde toplayan ve maksizmin rehberliğinde hareket eden bir öncü kafiledir. Marksizme göre, bu nitelikte bir parti olmadan işçi sınıfının mücadelesi iktisadi düzeyden siyasal düzeye ulaşamaz. Oluşturulan bu komünist parti, işçi sınıfının örgütlenmesinin en yüksek biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır ve demokratik merkezciliğin bir parçasıdır.