
Masanın başına yazmaya oturduğum vakit her şey değişiveriyormuş gibi geliyor insana . Her şey bir anda bir şey dokunuyor ve olduklarından çok daha farklı bir şekilde görünüyorlarmış gibi .
Omzumda ağlayan çocuk beliriveriyor birden uzaklardan çıkıp . Bana seslenişi oradan daha sonra . Öylesine masum bakışlarıyla bana bakan . Gözlerini sözlerimden kaçıran . Mahcup olan bir yandan ama bir diğer taraftan boş vermişliğini hissettiren bu mahcup oluşun .
Yanaklarından süzülmesine izin vermeden damlaları saçlarıma sakladığım gözyaşları ? Ne vakit büyümüşüm ben bu kadar ? Nasıl olur da ? Halbuki daha dün birlikte kumların üzerinde değil miydik ? Annemiz üstümüzün kirlendiğini görmesin diye ne yapacağımızı kara kara düşünmüyor muyduk ? Avuçlarımız yarılıyordu , pas kokuyordu salıncakların demirlerine var gücümüzle sarılmaktan . Sokaktaki evlerin kapılarından macunlarını çalıp oyun hamuru ederdik kendimize hani .. Sonra kırılan her bir cam için eve dadanırlardı ? Bilmiyoruz , biz yapmadık ..
Ne zaman büyümüşüz bu kadar biz ? Ağlamakla büyümüş olmanın bir alakası mı var ? Neden başın önünde .. Bana bak , gözlerin nasıl da büyümüştür şimdi .. Bencillik mi şimdi benim istediğim senden : gözlerini o halleriyle görmek arzusundayım sen şimdi yanı başımda ağlarken ..
Güzel gözlü çocuk .
Kim ağlattı seni ? Söylemeyecek misin bana ?
Le Pont Mirabeau
Sous le pont Mirabeau coule la Seine
Et nos amours
Faut-il qu'il m'en souvienne
La joie venait toujours après la peine.
Vienne la nuit sonne l'heure
Les jours s'en vont je demeure
Les mains dans les mains restons face à face
Tandis que sous
Le pont de nos bras passe
Des éternels regards l'onde si lasse
Vienne la nuit sonne l'heure
Les jours s'en vont je demeure
L'amour s'en va comme cette eau courante
L'amour s'en va
Comme la vie est lente
Et comme l'Espérance est violente
Vienne la nuit sonne l'heure
Les jours s'en vont je demeure
Passent les jours et passent les semaines
Ni temps passé
Ni les amours reviennent
Sous le pont Mirabeau coule la Seine
Guillaume Apollinaire
İlkim...
Güneşle Dans
'Her günkü gibi.. Yalnız, sıradan ama kendini önemli sanan, yere sağlam adımlar basan, ıslak gözlü, tuhaf, yalnız, yarımdı. O olmayan yarısı, ah o uslanmaz kaçak, neredeydi, kiminleydi, kim bilirdi..
Sokakları arşınlamak, taş yolları hissetmek adımlarında, İstanbul'u koklamak.. Mutlu ve eski ahşap evlerden yükselen naftalin kokusunu doldurmak genzine, annesinin yaptığı vişne reçellerini hatırlamak.. Kiraz.. Kiraz kokusu, kiraz tadı, özledikleri.. Artık sahteydi her şey, her şeyin kırmızılığı altında bir yalancılık gizliydi..
Yüzü, bembeyazdı.. Bir damla boya, bir damla yalan yoktu gözlerinde. Saçlarının uzunluğu sırdı; toplamıştı sımsıkı.. Siyah hırkası, siyah eteği, siyah pabuçları vardı.. Siyah pabuçları o taş yollara hayrandı..
Yürümek.. Aşkı aramak yollarda, aşka dokunmak, kokusunu doldurmak ciğerlerinin içine.. Ne güzel, ne yok bir masaldı..
Kendi dünyasıydı kendi içinde, zifiri bir boşlukta dönüp duran. Evrenin bütün karanlıkları arasında yalnızdı, yarımdı..
...
Bir köşe başında, geceyi ve gündüzü, ve mevsimleri oluşturmak için dönerken; durdu. Durdu o an vakit; akrep, yelkovan, adımlar, yalanlar, yokluk ve boşluk, dünyayla birlikte durdu.
Donmak..Aşkı aramak yollarda, bulmak..
Gel dedi. Gök çekildi o an o ikisi arasından. Karadeliklerden geçildi, kavuşuldu.
...
Sarı uzun saçları, uzun boyu, güzel, sihirli elleri ve bir eşi daha olmayan o yüzü, içinden çıkan ışıktan görülmüyordu.
Neydi bu, kimdi..
...
Aşkı aramak, bulmak, aşka dokunmak..Bir eli elini tutuyor, diğeriyle gitme diye yalvarıyordu..
Aşkı aramak, bulmak, aşka dokunmak, kokusunu doldurmak ciğerlerine.. Omuzlarındaki, tenindeki kokusu, o tazelik, o enfes tat her bir nefeste..
Aşk, buydu işte..
...
Kimdi, neydi.. Nasıl çıkmıştı karşısına.. Nasıl olabiliyordu ikisinin bu tekilliği.. Adımları aynı anda hızlanıyor, yavaşlıyor, büyüyor, aynı anda değişiyor, aynı şarkıyı söylüyorlardı..
...
Tutku, acı, çaresizlik, yenilmezlik, savaş, düğün, siyah, beyaz... Beyazlı adamla siyahlı kadın aynı renk giyinmişlerdi.
Tutku, acı, mutluluk, hırs, bir savaş, iki galibiyet; yenilmezlik, aşk.. Kadın teslim olmuştu, ama başı dik, omuzları geride, bir orduya hükmeder gibi gururluydu hala. Ellerinden biri adamın eliyle kelepçeliydi, diğeri bir dost gibi sırtına dayanmış.. Adam incitmiyordu kadındaki hiçbir şeyi. Bir eliyle elini kelepçelemiş, diğeriyle belini kavramıştı eğilmesin, boyun eğmesin diye sanki..
Dönüyorlardı. Semazenlerin o asil, o aşık mükemmelliklerini taklit ederek..
Kadın biraz uzaklaşsa buz kesecekti her yanı, biraz daha yaklaşsa kül olacaktı; yanıyordu zaten elleri..
Aşka dokunmak, alevleri avcunda tutmak..
Omzuna alışmaya çalışıyordu bir eli, geziniyordu taze kiraz kokuları üstünde, diğeri adamınkiyle kelepçeliydi.
Dönüyordu kadın. Bir ateşti adam. Pervaneydi kadın, dönüyordu.
Adamın sarı uzun saçları, güzel sihirli elleri ve eşsiz yüzü, içinden çıkan ışıkla alev alev yanıyor, her şeyi, her hücresi, saçlarının rengine bürünüyordu. Kadın şimdi bembeyazdı ve dönüyordu. İkisi birlikte taptaze bir papatya resmi yapıyordu. İkisi birlikte birazcık da papatya kokuyordu.
Kadın yere bastığı her adımda duruyor, kendini adama bağlandığı yerden koparıyor, seviyor, sevmiyor oynuyordu. Adam farkına bile varmıyordu. Her seviyor çıktığında, o tazecik papatyaya bir yaprak daha ekleniyordu kadının bir adımıyla. Ve sevmiyor çıktığı bir anda müzik sustu..
...
Durdular. Kadının kelepçeleri çözüldü. Adam ellerini ve büyülerini geri aldı birer parça da kadına bırakarak. Kokusunun tamamını onun düşlerine terk etti. Sonra gülümsedi kadın, sonra gülümsedi adam. Teşekkür ettiler bu anları yaşadıklar için birbirlerine, ve geri kalan her şeye. Son anıydı bu cennetin. Farkındaydı, son bir nefes aldı kadın. "İsminiz?" dedi, "Güneş" dedi adam.
...
Güneşle dans.. Yaşamla, ölümle, her şeyle..Güneşle dans.. Güneşti adam.. Yani ışık, yani ateş, yani yangın; yokluk, varlık, hayat, ölüm, yani her şey, gün demekti, günaydındı.. Şafaktaki renk, guruptaki tat, gökkuşağı..
...
"Memnun oldum" dedi kadın, adamın umurunda olmadı. Uzun saçlarını ve varlığını topladı, "Hoşçakalın" dedi, gitti..
Karadeliklerden geçildi, gök yerine konuldu, başlanılan yere dönüldü. Gezegenlerin hepsi güneşin etrafında dönüyor, aşk yalnız dünyada yaşıyordu..
...
Peki şimdi papatyalar kuruyacaklar mıydı, solacaklar mıydı, seviyorlar mıydı güneş ve uzun saçları?
...
Hiçbir zamanki gibiydi artık. Aynı o zamanki gibi karmaşıktı duyguları. Tutku, acı, çaresizlik, mutluluk, savaş.. Galibi, kimdi? Ya aşk.. Onu aramak, bulmak, aşka dokunmak, kokusunu doldurmak ciğerlerine.. Ne güzel, ne bitmiş bir masaldı artık..
Tekrar arasa bulur muydu.. Dokunabilir miydi yeniden, bu kez görebilir miydi yüzünü, saçlarını, gözleri ne renk seçebilir miydi.. Seviyor mu sevmiyor mu bilebilir miydi..
Kimdi, neydi güneş olmaktan başka..
Gel dese yine, gelir miydi.. Gök izin verir miydi kavuşmalarına..
...
Kendi dünyasıydı kendi içinde. Zifiri boşlukta dönüp duruyordu bir damla güneş uğruna.. Biraz yaklaşsa kül olacak, biraz daha uzaklaşsa donacaktı..
Öyleyse dünya dünya olmasındı artık. Güneş güneş olmasındı. Gerekirse papatyalar susuz kalsın, kurusundu. Bitmesindi bu tango. O gülümsemeler yüzlerinde sonsuza dek dursundu. Kara deliklerden geçilsin, kavuşulsundu..
...
Üzerinde hala enfes kokuların dolaştığı elleriyle bir mektup yazdı kadın gel diyebilmek için.
Adamın adresi kayıp.'
Belgin Ayhan
Aklına esince geri dönen kızla ona dayanamayan çocuğun hikayesi (Ismarlama)
Mekanikleştiğimize Dair
ÖLÜYÜ ANLAMAK
Ufacık bir taş atıyorum suya . Öyle ki bu ufacık taşa bağlıyorum neyim var neyim yoksa . Arkasından
atlamayı umuyorum sonrasında , kendimi de ona bağlıyorum . Taş suyun üzerinde sekiyor ; bir , iki , üç
, dört ... Benden olan ne varsa suyun yüzeyine dağıtarak . İyi bağlayamamışım demek . Aklıma geliyor
Orhan Veli'nin cesedi , ağlayan tabutu . Gözlerim acıyor şimdi . Ölü bedenimden sızan kan ellerimde ,
kurumak üzere . Bıraksam ... Şimdi zamanıdır gömülmenin sulara . Peki ya ciğerlerimdeki hava ?
Ölümü temiz olmalı insanın , bırakmamalı arkasından iz bedeninden . Yalnız bir iki satır hatırlamak
isteyene , arama zahmetine girene . Okudukça başa dönmekten korkacağı , korktukça bir an önce
bitirip kurtulmak için daha hızlı okuyacağı . Suya gömülen , bulunamayacak olan beni gömdüğüm
satırlarımda ilerleyen insanlara . Yalnızca bir kereye mahsus okumalardan başkası olmayacak bu ; bir
kere ve ...
Anlaşılmayacak ne var bunda ? Bedenimi görmek ne ifade ederdi peki sana bu satırlardakileri
anlayamıyorsan ? Ya da nasıl anlayabileceğini bildiğim halde konuşamıyorsam senin dilinden ,
sığınamıyorsam oralara benim için ne değişirdi sana görünmek kanlı canlı ? Seninki sadece alışkanlıktı ;
söylenmesi gerektiği için söylenen , yapılması gerektiği için yapılan ve dudaklar sadece öpülmesi
gerektiği için öpülen . Nefes alıp almaması arasında bir fark yokken nasıl olur da anlayabileceğini ,
anlaşılabileceğini düşünür insan ?
17.Güne ...
Ölümün kokusunu ilk kez çocukluğumda duydum . Burnuma gelen kan kokusu taşıyordu onu ağır ağır . Bir şeyler vardı elinden kayıp giden ama senin tutamadığın . Ne kadar çabalarsan çabala gideceği varsa giden bir şeyler . Ufacık ellerimin arasında bir bedeni kavramaya çalışan ben ... Öylecene , kimsesizliğin ortasında yapayalnız iki beden ; biri acı çeken diğeri çektiren . Uzun sürmezdi zaman içindeysen eğer yalnızlıklar . Hani ? Ne gelen var ne giden ; zaman nerede ? Ne zaman durdu ?
Un petit homme attend
Assis dans le désert
Les yeux dans le néant
Recouvert de poussière
Un petit homme attend
Il rêve d'une autre vie
Car sa vie n'est pas un rêve
Il rêve d'un autre pays
Où la pluie n'est pas en grève
Il imagine que dansent sur des collines
Des anges vêtus de blanc
Il imagine de jolies ballerines
Qui brillent comme des diamants
Malgré la misère et l'ennui
Un petit homme attend
Des avions de passage
Volant vers l'occident
Oublient cet enfant sage
Perdu dans ses rêves blancs
Malgré la richesse et l'oubli
Un petit homme attend
Chantal GATTO
Je T'apprendrai
Je t'apprendrai à croire
Ce que tu ne sais plus
Les cahnts de ta mémoire
Que tu n'écoutes plus
Je t'apprendrai encore
A peupler ton silence
Pour le changer en or
Et rimes d'espérance
Je t'apprendrai à lire
Entre toutes ces lignes
A sculpter à écrire
Et reformer des signes
Si profonde est ta peine
A dormir épuisé
Je me ferai sirène
Pour aller la noyer
Si lourde est ta douleur
Si triste en est ta mis
A porter dans ton c?ur
Toutes ces heures grises
Je t'apprendrai l'été
Le toucher du velours
Mon encre et le papier
Qui caressent mes jours
Je t'apprendrai ces mots
Qui brillent dans la poussière
A fleur d'âme à fleur d'eau
Qui seront ta lumière
Je t'apprendrai l'hiver
A découvrir ces pages
A percer mes mystères
Mes ondes et mes plages
Si longue est ta souffrance
Je le briserai demain
Pour une folle danse
Qui unira nos mains
Christiane TALAZAC
Melike'ye (Kızıl saçlı güzel kadın)
Uzun ve ince parmakları yağacak kara uzanmış . Gözleri kapalı ; kırmızı , minik dudakları hafif aralık . Sanki kar birazdan birden yağmaya başlayacak o da aralık olan dudaklarıyla yakalayacak gökten düşen beyaz kar tanelerini . Arkaya attığı kızıl saçları bedeninin tüm ısısını kendisinde toplamış gibi . Elleri , o ufak güzel yüzü öylesine beyaz ; sanki ısıdan eser yok , iz yok damarlarında kandan . Öylesine dokunamayacakları bir yerde , tüm saflığını giyinmiş üzerinde , elleri yağacak kara uzanmış bekliyor .
Onu son kez gördüğüm haliyle hatırlıyorum hala . Güzel gözleri kocaman olmuş , iri iri damlaları gerisin geriye itemeyecek kadar cesur haliyle . Kızıl saçları güneşi kıskandıran . Söylemese , dudakları aralandığı vakit arasından çıkmasa bile Nazım'ın dizeleri aklında . Çehov'dan bahsediyor adımları . Sarılışı umut kokuyor , ayrılışı ...
Umut kokuyor her an biraz daha uzağa gidişi . Geri gelişinin habercisi attığı her adım . Dört duvar arasında ne kadar yarasa varsa bir o kadar kızıl saçlı , güzel kadın geliyor her biriyle uğraşmaya .
Kimse unutmadı , dört duvar arasındaki kan emiciler de .
Geri gel Melike .
V.V.I.
Uzanıp sabaha dokunduğu vakit parmakları ayın yeniden güneş doğar binaların arkasında benim oturduğum yerlerde . Sabahın bir vakti çatıya çıkıp kucaklarım sabah rüzgarını . İçimi doldururum onunla , ruhumu sarmalarım gözlerimi kapatıp . Sonra sallanmaya başlar bedenim bir öne bir arkaya . Kapadığım gözlerimi açarım yavaş yavaş . Yavaş yavaş , izin verebildiğim ölçüde gelip yerleşir güneş gözlerime . Güneş ... Bu şehirden başka hangi şehre dokunabiliyorsa parmakları , kim bakabiliyorsa o an benim gibi ona hissederim . Gelip içimi doldurur tüm insanları güneşin . Güneşin insanları benim insanlarım olur . Her gün , günün tam o vaktinde gözümden bir damla yaş süzülür yanağıma . Güneşin insanları için , onlara yarına kadar soluyacakları havayı verebilmek için . Gözyaşıma hapsettiğim koca bir dünya ...
