Sabahtan Notlar-1
Not düşüyorum : bugün kasımın yirmi yedisi . Kasım sabahlarından herhangi birinin bu denli güzel ve dingin olabileceğini düşünmedim hiç . Sabah rüzgarının bu kadar anlayışlı olmasına ne demeli , sence o da beklenir miydi ? Saat sabahın sekiziydi henüz kara kedimizin görüldüğü noktaya vardığımda . Ama şimdi nasıl da geçti o iki buçuk saat anlayabilmiş değilim . Sahilin ıssız bir köşesinde , yanımda kağıdımın ve kalemimin bulunmasına memnun olaraktan ; denize , sabah rüzgarına , ten kokuma ve sensizliğe sığınaraktan yazıyorum . Uzakta var martılar fakat nedense gelmiyorlar yakınıma ; oysa parmaklarımın uçlarını denize dokundurmuş , denize karışıyorum usuldan . Ve neden hiçbir ses yok kulaklarımda anlayamadan öylecene duruyorum orada . Kafama esecek , çıkıp gideceğim birazdan batırdığım bu noktadan parmaklarımı . Ve aklıma estiğinde ... Ne diye bakıyorsun ? Sen burada mıydın sabahın sekizinde ? Biliyor musun sabahın o vaktini ki ... Şuradaki kadın kedisinden bahsediyor telefonda konuştuğuna . Son anda yetişmiş deniz otobüsüne . Para meselesi var dudaklarında ve keskin sigara kokusu üst başında . Birazdan üç saat olacak ... Üç saat öncesine dönsem ve duymasam kadının kedisinden bahseden sesini ... Üç saat önce ... Metin ... Bir iki saat ... Kendini iyi hissetmek ... İstanbul ... Deniz otobüsü ... Karışmak ... şşş...
This entry was posted on 00:21
and is filed under
Kişisel
.
You can follow any responses to this entry through
the RSS 2.0 feed.
You can leave a response,
or trackback from your own site.
4 çentik:
Olay mahallinde güzel gözleri ayın ondördü gibi açılmış, dudakları hiddet endişe ve inatla burgulu, elinde her kareyi basmayan eski bir fotoğraf makinesi, iki çilek tokası iki örgüsüne tutturulmuş, küçük bir kız çocuğunu andırıyorsun.
Ben ise kendimi o resimleri tab eden fotoğrafçı gibi hissediyorum.
Dükkana uğra bir ara Küçük Kız - makinayı bıraktın kayboldun yine.
B.
Kendimi , hala , o minik halimle etrafta koşturup dururken hayal etmek ... Asla bağırdığımı hatırlamıyorum ulu orta sokak ortasında annemin peşinden ya da vitrinlerin önünde direttiğimi herhangi bir şeyi bana ille de alması için . Ben , hep o deniz kenarında , sakin sakin , kum kovası elinde ; minik bir kum tepesinin üzerine oturmuş yalnızlığımla oynarken hatırlıyorum kendimi . Diğer çocukarın arasında da olamazdım üzerime kum sıçrattıkları için ya da ayakkabılarımla basamazdım kumların orta yerine kayıtsız bir biçimde . Ama kumda olmanın yegane amacı zaten kuma bulanmak değil midir ? Bir de yazları , deniz kenarında ıslak kumlar üzerine , o zaman bikini dedikleri ama bana şimdilerde minik bir kız çocuğuna giydirilmesi oldukça mantıksız gelen kırmızı , minik 'bikinimle' oturmaktan tarif edilemeyecek bir rahatsızlık duyardım . Sarı , şişme simidimi annem eline alıp üzerime geldiği zamanlarda kaçacak yer arar ama koca kumsalda minik adımlarımla onun boyundan fazla yol alamazdım . Sonuç : nefret ettiğim suya sokulmak olurdu zorla . O an annemi bırak , ben dahi bilemezdim ki çok değil üç dört sene sonra bu minik kız tek başına koca monopaleti taşıyabilecek , onu bırak , başı suyun iki metre altında elli metreyi bir solukta gidecek .
Siyah beyaz kareleri kollarımın arasına sıkıştırıp kendimi şimdi yeniden attığım vakit Fotoğrafçı dükkanına bakışlarında anılarımın tüm beyazlar giyinmiş masumiyetlerini görebiliyorum . Bu Adam tanıyor muydu beni ? ...
Geç geldim şimdi , bu saatte dükkanına biliyorum Fotoğrafçı ama ne yapayım ezan okundu ve ben o saatte evde olmak zorundaydım . Bir de tebeşirimi sek sek oynadığım karelerin birinin üzerinde unuttum ...
Beyaz Tenli Güzel Kadın
Geldi bu akşam, bir uzak doğu lokantasında egzotik balıklarla dolu akvaryumdaki küçük kırmızı renkli taşları andıran boyalı minik tırnakları ile kapıyı araladı. Her zamanki gibi önce bir elini, sonra minicik bedenini, sonra öteki elini soktu dükkandan içeriye. Kapıyı kapattı. Birkaç kar tanesi uçtu içeri. Bazıları Çilekli tokasına kondu.
Bu şekilde süzülür gibi dükkana giren tek müşterimdi - belki de minicik olduğundan o koca kapıyı açması diğer insanlar kadar kolay olamıyordu, O, üç adımda yapıyordu bunu. "Bir, -ki, üç.." diye içinden saydığını hayal ediyordum tıpkı bir balerin gibi. Bale yapıyor mudur acaba... bence göndermeliler. İlham verici bir kapıdan girişi vardı. Sırf bu endamı yüzünden yardım etmezdim kapıya... ama bir gün resmini çekmek vardı aklımda O içeri girerken. Dükkanın vitrininin başına koyacaktım. "Çilek Balesi".
Minik ayakkabılarını paspasa özenle sildi. Oysa silmeseydi de olurdu ben Onun ayak izlerini tatlı buluyordum. Tıpkı fotoğraf makinesi gibi gittiği gördüğü dünyalardan kareler vardı o ayakkabılarda. Tıp tıp tıp gitti sobanın dibindeki kırık kanepeye oturdu. Dükkanda sıra olsun olmasın, gider her defasında oraya bir oturur ben çağırana dek gelmezdi. Aile terbiyesi miydi yoksa üşümüş müydü?
"Çilek" diye seslendim. Baktı. İsmi başka birşeydi illa ki, lakin ben Onu böyle çağırıyordum. Kalktı kanepeden. Ama ne kalkış: önce iki elini iki yana koyup bir yan dönmek, sonra kanepeden usulca kayıp, aşağı atlamak. Bedeninin, o kalın montun altından bile, eğrilişinde sanatçılık vardı. Kaç yaşındaydı acaba... bebekti bu daha bu yaşta sokağa salınır mı bu havada hemde. Yürüdü geldi boyu yetmeyen tezgaha, boyalı kırmızı tırnaklarının arasından kırış buruş bir liracık, birkaç tane bozuk, para bir de şeker bıraktı tezgahın POLAROID yazan camına. Ellerini kavuşturdu ve beklemeye başladı. Paraların arasından şekeri alıp geri uzattım O'na... düşürdü sanmıştım.
...bana şöyle bir baktı. Sonra, "Hayır" dedi, "...o şikey on kuruş".
Saydım parasını. 1 lira 65 kuruş. Bir de şeker. "On Kuruş" değerinde.
Gülümsedim. Şekerini aldım, onu da attım kasaya. Kasada ŞEKER için bir göz yoktu - bilemedim nereye koysam. Ben de en büyük banknotların arasına koydum - 100 liraların. O 10 kuruşluk şekeri kasadaki tüm paraya değişmezdim o gece. Neden bilmiyorum, ilk defa o gün utandım dükkanın kapısında kocaman kocaman yazan tab ücretinden: 1.75 - belki onu ordan kaldırmak gerekliydi. Bunu düşünerek arkaya gittim. Üzerinde "Çilek Kız" yazan kartonu buldum. Yanık, apoze, siyah, beyaz... her fotoğrafını olduğu gibi koymuştum kartona. Sevmedikleri resimleri müşteriye vermeyen fotoğrafçılardan nefret ederim. Sen nereden bilebilirsin ki o resim ona ne anlatacak. Ne zaman, nerede, neden çekildi... bu hatayı bir kere yapmıştım hatırlıyorum. Genç bir adamdı, beyaz çikolata rengi teni vardı.
Resimleri almaya geldiği gün, dükkanda kırık kanepeye oturup hepsine tek tek baktı. Sonra "biri eksik" dedi. "Hangisi?" dedim. "24. poz. Karanlık çıkmış olması gereken". Ne diyeceğimi bilemedim. Evet, kapkara bir kareydi ben de atıvermiştim. Arkaya gidip arandım resmi. Bir kutuda onlarca yanık resim vardı - kapkara. Çaresiz, kutuyu getirdim. Adam, geceyarısına dek oturtu o kanepede, ve tek tek, yanık resimlere baktı. Ne azim! Görülmeye değerdi. Orada belki iki yüzden fazla kare vardı, hepsi aynı marka kağıda basılı. Ve adam, nasıl buldu ise siyahlardan siyahı ayırd edip aradığını buldu. Teşekkür etti. Parasını öderken sordum... "affedersiniz... o yanık resmi neden..."
Sözümü kesti. "Yanık değil o. Karanlıkta çekildi, o yüzden öyle. Balkondaki Juliet'in resmi o." Ah Şekspir... "Makine gözleriniz kadar hassas değildir" diyecek oldum, "Hayır" dedi, "gözlerimle de göremedim ki zaten.. ben, sadece, 'hissettim' onu balkonda. Siz göremezsiniz belki bu karedeki silüeti, ama ben görürüm". Gitti, Romeo. Bir daha uğramadı. O gittikten sonra, sırf merakımdan, resimlerini bir daha tab ettim ve günlerce o 24. kareye baktım. Simsiyah. Bir kızı bırak bir balkon silüeti bile yoktu karede. Dükkanın vitrine koydum o kareyi de. Bakalım orada bir Juliet görebilecek bir başkası gelecek miydi.
O gün bugündür hiçbir kareyi atmam işte.
Neyse, getirdim resim kartonunu, Çilek Kızın. Yarısından çoğu apoze (bembeyaz), ama hepsi tastamam. İki eliyle tuttu iki kenarından, bayrak tutar gibi. Uzanıp tezgahtan boynuna da makinasını astım. Çilek Çilek gülümsedi bana, ve çıktı dükkandan - yine dans eder gibi, üç adımda.
Bu akşam eve vardığında, makinasına film yerine şeker doldurduğumu görünce ne yapacak acaba.
B.
Great job on the site, it looks wonderful. I am going to bookmark it and will make sure to check often
Yorum Gönder