Ben olsam gelip sarınırdım bana
Kim ?
Kah oradayım , kah burada . Ahşap evin cumbasından başlarım onu sarmaya . Etrafını dolanırım ; en çok sonbahardaki yapraklarımın kızarışını severim . Büyülerim çünkü insanları . Gıcırdayan basamakların sesi olur her adım atan bileği kavrarım . Benden habersiz gezinmek imkansız olur da yine de sevilirim . Taşlıktaki çardak olurum , hanımeli kokarım ilkbaharda . Ama en çok asırlık çınara hayran olmayı severim yapraklarının altında . çoğu zaman tek işim bu olsa derim , ruhum sadece bunla tatmin olmayı bilse . Tamamlanmayı bekleyen cümlelerden ziyade bu çınarın yapraklarından damlayan her bir kelime olabilsem ... Derler bana kimi zaman -bana dediklerini bilmeden kimi dudaklar üç nokta kimsede bu denli asil durmamıştı . Şımarırım azıcık işte o zaman bir de utanırım . Arnavut kaldırımlarında olmayı severim nesli tükenen bir İstanbul beyefendisinin ayakları altında ezildiğim zaman . Sürüp gitmek isterim o yürüdükçe fötr şapkası , jilet gibi ütülü siyah pantolonu ve ucu demirli o siyah şemsiyesi ile . Sessizliği alıp sarmak çeker canım eşini . Sessizliği , huzuru , sakinliği karıştırmak isterim adamın tutkusuna eşine sarıldığı vakit . Ve kavramak dilerim onları o haldeyken ; kavrayıp getirmek asırlık çınarın koca gövdesi yanına . İzlemek sonra da onlar kelimelerin altında ıslanırken . Islanıp sevişirken sevişip ıslanırken .
Ne zamandır ?
Gece geldiğinden beri . Adım konduğundan beri bana . Rumca şiir olup döküldüğünden beri sokaklarımda . Sarıp sarmalar bir sonraki güne veririm kendimi . Bilmem şu sene miydi yoksa bu mu ; insanlar tutar envanterimi . Ben yaşarım sadece , bir de yaşatırım . Sarıp sarmalarım ... Sonra gün doğar yine arkasından . Gün olur gece . Yaşlıyım belki ama hatırlamam yatağa düştüğümü bugüne kadar . İnsanlar efsane dolaştırırlar ben onlara görünmeden aralarında gezinirken benim hakkımda ama anlamam o da ne vakit efsane olup çıkmıştır . Halbuki görürüm ben , hala yaşanır . Gökyüzü yaratıcıdır söz konusu benim tenim olunca . Dokunmayı sever ; sevmeye aşk'tır . Martı Livingston süzülür üzerimden . Büyüler ışıltısı . Biliyorum , büyüler onu da sessizliğim . Efsane derler buna da dinleyenler ; ama sardı mı kelimeler dokunduğum vakit dudaklarına aynı anda efsane olmaktan çok uzak , yakın olmaktan daha yakın , içinde yaşar . Geceleri yıldızlar düşer gökyüzünden . Geceleri gökyüzünde melek kanatlılar düşen yıldızları toplar . Yıldızlar düşer geceleri , melek kanatlar toplar sabaha dek düşen yıldızları . Melek kanatların yağmur elleri vardır . Dünyanın kendisi etrafında her dönüşü için tek dokunuşluk canı olan yağmur eller . Sabaha döndüğü vakit gece yıldızlar görünmez olur . Melek kanatlar ise yorulmuş . Yağmur eller bir yıldıza dokunur . Melek kanat soyunur , yıldıza sokulur . Gündüzü koklar , yıldız bakışlarında yıkanır . Yıldızlar arasında bir efsanedir 'kayboluş' . Yıldız melek kanatlardan birine aşk olur dokunduğu vakit yağmur eller . Melek kanat soyunur , yıldıza sokulur . Yıldız , gün hiç bitmesin ister , gelmesin gece hiç . Melek kanat onda kalsın . Ama gelir gece usul olmak yerine delice . Ama deliliği asla yıldız kadar deli olmamıştır gecenin . Ateşe verir kendini yıldız . Tutuşturur . Sarar melek kanatlıyı , bırakır kanatlarını gündüze melek kanatlı , kaybolurlar böylece . Çünkü bilir yıldız ayrılışı gecenin gelmesiyle birlikte gelecek olan ve bilir melek kanatlının soyunduğu kanatlarını yeninden giyineceğini sessizce . Sevmek bir yıldızda , Aşk olmaktır ve Aşk olmak İki Kişilik Yalnızlıktır .
Beyaz Tenli Güzel Kadın
This entry was posted on 18:58
and is filed under
Odadaki Zamanlar
.
You can follow any responses to this entry through
the RSS 2.0 feed.
You can leave a response,
or trackback from your own site.
2 çentik:
Arnavut kaldırımlı taş sokağın başında Kızkulesi gibi duruyordu : iki katlı uzun yırtmaçsız beyaz eteği keman belinde sarmaşıktan koparılmış gibi incecik bir kemerle sabit, omuzlarından dandelion çiçekleri gibi dökülen kısakollu beyaz gömleği yaşlı ellerden çıkma solgun beyaz iğne oyası bir kolsuz yelekle frenk mektebinde bale terbiyesi almış bir minik kız çocuğunun misafirlikteki oturuşu gibi saraylı bir ahenk içinde... Ellerindeki beyaz dantel eldivenler belli ki o düşürecek mendili almadan evden çıkarsa diye düşünülerek dikilmiş, yine usta ellerden, yine o yağmur ellere. Uzaktan bakınca insan o ellerin çiçekler gibi koktuğunu hayal etmekten alamıyor kendini, ki gerçekten de her mevsim hanımeli kokarlar. Kızıl saçları kızkulesinin pas tutmuş çatısını andırıyor ve bu güzel kadını tamamlıyordu, arnavut kaldırımlı sokağın başında. Yanından yürüyüp geçenler, sanki şehir hatları vapurunun küpeştesinden Kızkulesini seyreder gibi başlarını ağır ağır, sözde hissettirmeden ondan yana çevirerek uzaklaşıyorlardı arkalarında köpük köpük hayaller bırakarak.
Üzerindeki herşey gibi bunun da elişi olduğu belli olan beyaz, iğne işlemeli etamin çantasını bir elinden diğerine aldı. Öyle yumuşak bir alış ki, çanta olmak ister insan bu kadının elinde - dans eden hint kızları gibi işveli bir eğri çizerek, sağdan, sola. Beyaz dantelin kısmen sakladığı dolmakalem incesi parmakları ile "pıt" diye açtı çantayı, ucu demirli minik şemsiyesini çıkardı, başının üzerine açtı bir gramofon gibi. Başka zaman olsa lale yaprağı eğrisindeki omzundan geriye atar, pervane çiçekleri gibi çevire çevire yürürdü sokaktan ama bu defa - ve ilk defa, şemsiyesini amacına uygun kullanacaktı. Yağmur başlamıştı. Yağmur Elli Kadın yağmurdan namlunun demirinden korkup silahçı dükkanının önüncen yürümeyeceklerden değildi kesinlikle, lakin Sultan Abdülhamit'in de bulunacağı bir akşam yemeğine ıslak ve beyaz tenini ele veren bir elbiseyle çıkmak istemiyordu. Abdülhamit onu saraydan attırmazsa kalpten gider ölürdü, attırırsa da arkasından bakarken camdan düşer ölürdü ... biliyordu. Olmuyor değildi böyle şeyler Dolmabahçe'de, Onun güzelliği yüzünden kalbine inenler, küpeşteden düşenler, salla boğaza açılıp kırk yıllık hanımını denize atmaya kalkanlar...
Yağmura rağmen, cumbalı ahşap evin önünden geçerken o şemsiye elinde fır fır döndü yine, "Üsküdar'a Giderken Aldı Da Bir Yağmur" gibi salına salına yürümeye başladı aniden. Aklı hasır bir çilek sepetine dönerdi bu evin önünden her yürüdüğünde. Paşa'nın evi. Boğaza bakan cephesindeki cumbaları hanımeli sarmaşıkları yüzünden baharda asla açılamayan, iki katlı, bütün mahallede Bach dinlenen, Vivaldi çalınan ve Goethe okunan, bu Dilberin de yüzünü örten beyaz tülü korkusuzca açabileceği tek ev. Acaba Paşa evde miydi? Olur mu hiç canım ... saraya rahat , iki saat evvelden varmıştır. İki süvari eşliğinde makam arabası kapıya yanaşmış, fransız şoför tersten açılan kapıyı beyaz eldiveni ile tutup açmış, taş sokakta en yağız arap atlarının asaleti ile uzaklaşmıştır saraya doğru, fötr şapkaları andıran koyu kızıl fesi, jilet gibi ütülü siyah pantolonu, karbeyaz mendili ve ucu demirli o siyah şemsiyesi ile. Kızkulesini andıran güzel kadın içini çekti. Öyle bir çekti ki kavakların sesi duyuldu sokakta. Hayır, ne protokolde idi gözü ne de saray arabasına binmekte. O yürürdü buradan taa Dolmabahçe'ye - daha güzel , o yürüdükçe sokaklar da güzelleşiyordu hem. Onun derdi Paşa'nın yanında olmaktı, karton gibi sert kolalı yakaları ve kol düğmelerinin ardındaki o bebek yüzlü adamın. Osmanlı Ordusunda üniforma giyecek en son adamdı herhalde dünyada, silah çekip birine doğrultabilecek. Ama o silahtan çok daha uzun menzilli fikirleri vardı ve bu nedenle sarayda saygı görüyordu.
Taş sokakta yağmur uzakdoğudan iniltiler çalarken kadın bahçe kapısını usulca araladı, içeri süzüldü bir beyaz kelebek gibi. Toprak kokusu bir sis gibi sinmişti taze taze, kokuyu izleyerek evin yanına vardı. Hanımaeli sarmaşıklarının tırmanıp da cumbaları kilitlediği ahşap duvar şimdi boştu. Cumbalar kapalıydı üst katta, yağmurdan olsa gerek. Kadın, içerisinin nasıl da karanlık olduğunu hayal etti... belki de bir gaz lambası yanıyordur, belki Paşa, mektuplar yazıyordur. Derken bir gürültü oldu. Nal sesleri... araba. Ön kapı açıldı.
- Böyle buyrun Paşamu.
- ...
Cevap yoktu, sadece tak tak tak - kösele ayakkabı sesleri. Taze, kalıptan yeni çıkmış belli ... bir de yere vuran demir şemdiyesi. Gencecik adamın elinde incecik bir baston gibi. Tam dokuz taneydi , biliyordu güzel kadın, Paşa, evin kapısından makam arabasına dokuz adımda yürüyordu. Bahar gelince buraya gelir evin yanındaki hanımeli sarmaşıklarının ardına saklanırdı sabahın altısında, sırf paşanın evden çıkışını duyabilmek için. Bazen yağmur yağar, su birikintisinde genç adamın yansımasını da görebilirdi, ondan mutlusu yoktu o zamanlar. Ama daha ilerisine gidemezdi. Ah, acaba paşa sever miydi onu... bilmiyordu ki, bilmiyordu, Paşanın Ona kendini saraydan attıracak kadar aşık olduğunu. Ne de paşa bilirdi gizli gizli gözetlendiğini, kızkulesinden dürbünle vapurdaki bir adamı izler gibi saklanan bu güzel kadın tarafından.
Beş, altı, yedi ....................... yedi?
Yedinci adımda durdu paşa. O an herşey de durdu - arap atlarının tren bacalarını andıran nefeslerinden fransız şoförün şapkasının abanozuna vuran yağmur damlalarını şıpırtısına dek. Dilberin kalbi Eyüpsultanda küçük bir çocuğun üzerine koşturduğu güvercinler gibi dağılıverdi havaya. Elinde fır fır döndürdüğü şemsiyesini yüzüne kapattı. Hanımeli sarmaşığı rüzgarsız havada nasıl durursa o da öyle kalıverdi - güzel, beyaz, hareketsiz. Aklındaki hasır çilek sepeti devrildi, çilekler etrafa saçıldı.
- Paşamu?
- ....bu mevsimde?
- Ne olmuştur mevsime paşamu?
- Hanımeli nahil oldu sanki , sen de duymaz mısın Benjamin Paşa?
- Oui Bon Monsieur.
- .............hay Allah.
Bir kapı kapanma sesi oldu. Meşin kırbaçlar şakladı. Araba geldiği gibi usulca ayrıldı kapıdan, Eminönü vapuru misali uzaklaştı. Dilber, hala şemsiye yüzüne örtülü, tir tir titriyordu duvarın önünde. Seslerin uzaklaşmasını bekledi. Islanmıştı, içi içine geçmişti. Şu halde yemeğe değil ağlayarak eve gidebilirdi ancak. İçi gözlerine dek yükseldi, ilk damla ışıldadı yüzünde. Evvela yanağına indi, Vivaldi'nin presto gibi, düşmeye hazırlandı... ve düştü. Lakin yere değmedi. Onun yerine siyah kadife bir kumaşa çarptı. Ve kadın o yağmurun arasında bunu duydu.
Kavakların tepelerinden ince bir çığlık yayıldı Dolmabahçe'ye. Kızkulesini andıran güzel kadının çığlığı.
...
"SÜRECEK..." deyip bırakmak vardı burada. Lakin Hanımeli Kokusu , ben de aldım şimdi ... duramam. Dalında durduğu gibi durmuyor Hanımeli.
...
- Bu dem'in esbabı ne ola Dilberim, istigase midir, istiska mıdır, yoksa rahmete yad mıdır? Neden teniniz Hanımelinden beyzadır, nedir bu tarfetü'l-ayn ı feveran mekanımda? Birisi gubar-ı hüzün mü serpmiştir size eskaza?
Bir diğer siyah kadife kumaşla kaplı el güzel kadının şemsiyesini indirdi.
- Tefsir ediniz lütfen o ondördünden güzel çehreyi, hacalete lüzum yok............... aaa... sizi tanıyorum. İsminizi çok işitmiştim, sarayın davetli listesinde de vardı, tanışmamıza vesile olur diye pek mes'ud idim, tesadüfe bakar mısınız ... sarayda ararken bahçemde buldum sizi, Hanımeli.
"Ben de, Güzel Paşam" diyebildi. İsmi Hanımeli değildi, ama bu şekilde hitab edilmeyi sevmişti.
- Buyrun içeri teşrif, ıslanmışsınız, elbisenizi sobaya tal'ik edelim, üzerinize kuru bir hil'at bulalım ... üşüyecek, hasta olacaksınız.
Paşa, kenara çekildi, güzel kadının önünde açılan bir saray kapısı gibi. Güzel kadın saray da yemeği de unutmuştu. Paşanın koluna tutunup cumbalı ahşap eve doğru yürüdü. Şemsiyesini yeniden fır fır döndürüyordu şimdi, yağmur incesi elinin dolmakalem güzeli parmaklarının arasında.
B.
Gözlerimde hep yaramaz kız edası asılı kalmış durmuş bunca zamandır . O , içeride olduğunu her zaman unutmaya çalıştığım , hep bir kenara atmak için çabaladığım aklımda . Değer bilmez eller dokunmasın diye tenime beyaz giyinmekten dahi çekindiğim zamanlarım benim geçmişim . Dili olsa şu dilberin konuşur anlatırdı zamanda yolculuğu başından başlayarak . Dili olsa sessizliğin , sessizlik sessizlik olmaktan çıkardı ya tıpkı onun gibi işte . Dilber al al yanaklara sahip olmasa idi dilber olmaktan çıkardı da ona başka bir isim verirdi Paşa . Gözlerini yerden kaldıramayacaklardan değildi asla dilber Paşa karşısında ne de utancından tek kelime edemeyecekler kadar yapmacık utananlardan . Dilber sadece dilberdi ve masumdu gözlerindeki minik kız çocuğunu saklamayı düşünecek kadar . Bu denli saf bir duyguydu işte yanından geçerken duyumsadıkları insanların ve alışık olmadıklarından yadırgadıkları .
Paşa bilmezdi dilberin nerede ikamet ettiğini ya da ne şekilde gelip ne şekilde geri döndüğünü . Dilber sadece gelirdi , en azından Paşa'ya öyle gelirdi . Ve yaşadıkları birinin bırakıp diğerinin bıraktığı o yerden yazmaya devam ettiği 'Sessizlik Hikayesi' idi aralarında. Habersiz idiler birbirlerinden . Aslında cümleler ardı ardına sıralanır dururdu aralarında . Birinin ardından bir diğeri söylerdi onu tamamlayacak . Öylesine kusursuz bir bütün oluşurdu yazıldığı vakit sayfalar . Hep düşlerdi Paşa Dilber yazsın diye . Ne yazacağının pek önemi yoktu aslında . Sadece yazması esastı . O yazsındı , Paşa'da Dilber ne yazarsa yazsın okusundu . Kimi geceler öyle olurdu ki Paşa kim olduğuna , nerede olduğuna ve nasıl kuşandığına bakmadan köşkünden koşar adım çıkmak aşkı ile dolar ; bir süre Dilber'in nerede ikamet ettiğini bilmediğini düşünmeyerekten kendini bu hayalin yoğunluğuna kaptırır sonunda oturduğu yerden kalkıp hamle yapardı kanatlı kapıya doğru . Ama sonra nedense her defasında taşlığa geldiği vakit durur düşünür ve gerçeği fark ederdi bilinmezliğine dair .
Aynı saatlerde bir yürek hemen taşlıktan sonraki haşmetli kapının ardında bir yerlerde gizlenmiş evi izler olurdu . Bir çift göz siyah bir kedinin kara gözleri misali siyahlarına bürünmüş beyaz tenin sahibi köşkteki ışık hareketlerini izlerdi . Taşlıktaki ışık yandığı vakit her defasında bildiği halde kapının açılmayacağını heyecanlanır , kendini daha bir saklayayım derken düpedüz beceriksizliği tutar ortaya vururdu bedenini . Ama Allah'tan gece de siyahtı üzerindekiler gibi . Nedenini kendi de bilmezdi ya Dilber'in en çok bahar mevsiminde sabahlardı köşkün bahçesinde . Bu koku kendinden mi gelirdi yoksa hanımelilerden mi bilemezdi . Acaba hanımeli her mevsimde mi açardı ; işte bir de onu bilemezdi . Acep Paşa bilir miydi ? Ona sormak mı ?...
Akşamın o vakit yakalanışı işte iyice tedbirsizleştiği öyle bir ana denk gelmişti Dilber'in . Beyaza beyaz sürmek de nereden çıkmıştı şimdi bu yağmurda ?
Beyaz Tenli Güzel Kadın
Yorum Gönder